İMÂM HÜSEYİN’İN ŞEHADETİ VE ŞEHADET MATEMLERİNİN HATIRLATTIĞI KUTLU DOĞUM PROĞRAMLARI
İmâmî söylenceye göre İmâm Hüseyin (r), şehit (61/680) edileceği önbilgisi ve rüyasında gördüğü dedesinden aldığı emir ile Kerbela'ya gitmiş ve yanında götürdüğü çoluk çocuk bütün zevatı, bile bile feda etmiştir. Şiâ kültürünce makbul addedilen kaynaklardaki rivayetlere göre onun kaderi, katiline kadar ta baştan beridir biliniyordu. Âdem (a), İbrahim (a), dedesi (s), babası, annesi ve kendisi (r) dâhil bütün herkes bunu bilmekteydi. Hatta bu nedenle annesi bir ara onu doğurmak bile istememiştir.
Hüseyin'in (r) şehadet anısını incitmeden ve karşı tarafın zorbalık ve mel'uniyetini tescil ederek bir ‘iktidar mücadelesi’ olarak gördüğümüzü belirtmek istediğimiz bu menfur olayı, –Şehid-i Cavid'in yazarı Nimetullah Salihî Necefâbâdî (v.1427/2006) gibi– ‘imâmın gelmiş gelecek bütün hadiseleri bilmesi gerektiği’ nevi doğaüstü unsurlardan ve romantik tanımlardan arındırmak isteyen ve yanı sıra rasyonel şekilde değerlendirerek; Hüseyin'in (r) gayrı meşru saydığı yönetimi değiştirmek gayesiyle ayaklandığını ifade edenler olmuşsa da; ‘şuurlu şehadet’ inancı –özellikle de halk dindarlığında– her zaman daha bir dominant olmuştur.
Şuurlu şehadet tezini popüler hale getiren, Ravzat'uş-Şüheda (Şehitler Bahçesi) yazarı Vaiz-ı Kâşifî diye bilinen K. Hüseyn Sebzevârî'dir. Sebzevârî (v.910/1504), Safevîlerin kuruluşu döneminde gördüğü bir rüya işaretiyle gittiği Herat'ta Sünnî tasavvuf kültüründe büyük behresi olan panteist Abdurrahman Câmî (v.898/1492) ile tanışarak Nakşibendiyye tarikatına intisap etmiştir. İşte bu intisap ve irtibat onun, Sünnî Timurlularda (1370–1507) önünü açmıştır. Mamafih burada kadılık da yapmış olan Sebzevârî'nin mezhebi kimliği, iki tarafça da hep spekülasyon konusu olagelmiştir.
Süleyman Çelebi'nin (v.825/1422) Mevlidi'nin Türkiye halk Sünnîliğinde yaptığı mitik etkiyi, bu eseriyle Sebzevârî, halk Şiîliğinin oluşmasında gerçekleştirmiştir. Bahsi geçen eserin anlatımında şehadet olayı, tıpkı Çelebi'nin Mevlidi'ndeki peygamber tasavvurunda olduğu gibi, sanki kozmik bir vakıaya dönüşmüştür. Bu dikotomik tema, kadim İran kültürünün önemli bir parçasıdır. Burada esas rahatsız edici olan, bir ‘ön malumat’ ile ‘ilahî kaderin gözü kapalı bir takibi’ yapılmışsa onun, ailesinin yıkımına yol açacak böylesi bir yolu tercih etmiş olmasıdır. Acaba o, bile bile ve hem de ailesiyle birlikte ölüme yürüyerek Müslümanlara ‘intihar’ örnekliğini mi sunmuş olmaktadır.
Eğer böyle ise yani şuurlu bir eylem mevcut ise o zaman işledikleri cinayetten dolayı Emevîlerin suçlanması da anlamını kaybetmiş olacaktır. Değil mi ki onlar da –insafsızca– bütün yapıp ettiklerini bir kader buyruğunca yaptıklarını savunmuşlardır. Bilindiği gibi Hasan Basrî'nin (v.110/728) ültimatom niteliğindeki ‘Kader Risalesi’ de onların bu anlayışına bir itiraz ve direniş alametiydi.
Ravzat'uş-Şüheda anlatımında Hüseyin (r), kaçınılamaz bir sonla ebedî âleme intikal etmektedir. Tabiî artık bu olayın intikamı da kıyamete yakın bir vakitte çıkacak olan mevhum Mehdi'ye kalmıştır. İmâm Hüseyin ise esas ‘vazife’sine asıl şimdi başlamış olmaktadır. Zira o artık, ‘şefaat makamı’na erişmiştir. Haliyle Kerbela'ya ağlayan tüm Şiîler, işlemiş oldukları günahların yükünden ahiret gününde ancak onun bu şefaati vesilesiyle kurtulacaklardır. Böylece Kur'an bütünlüğünde fail ve mefulüyle Allah'ın (c) tekelinde tutulan şefaat, yapanı ve yapılanıyla keyfince dağıtılmış olmaktadır. Ancak Şiâ'da, imâmların tamamı şefaatçi olmanın yanında aynı zamanda aracı rolünü de oynarlar.
Geleneksel söylemdeki ‘önbilgi ve şuurlu şehadet’i kabul eden Ali Şeriati (v.1418/1977) ve Ayetullah Murtaza Mutahharî'nin (v.1399/1979), Kerbela matemleri olarak sergilenen ve mahalli gelenekler ile Fars kültürel mirasından önemli ölçüde beslendiği görülen bu ritüellere ciddi itirazları vardır. Ne var ki Şiîlik, Fars ruhuyla içten bir bağlantıya sahiptir. Ki bu hemen ilk bakışta göze çarpan bir husustur. Dahası tümüyle Şiîliği, güçlü Sasanî kültür ve medeniyetinin İslam'a karşı bir tür başkaldırısı olarak yorumlamak da mümkündür. Zira İran'da din, bir anlamda geleneklerle bütünleşmiş gibidir. Özellikle Kum, Meşhed gibi dinî merkezlerde hayat ziyaretgâhların etrafında şekil almaktadır. Bu yöreleri ziyaret etmek başlı başına bir ibadet telakki edilmekte, bu görevi yerine getirenler, Kummî Meşhedî gibi lakaplar almakta ve bunu bir iftihar vesilesi addetmektedirler. İlginçtir ki Kum'da ve Meşhed'de ölen her insanın tabutu, ancak İmam Rıza'nın ve onun torunu olduğu iddia edilen Masume'nin türbelerinin etrafında dolaştırıldıktan sonra defnedilmektedir.
Ulema İran'da her zaman muazzam bir etkiye sahip olmuştur. Ulema sınıfının bu gücü, onların halkla aynı dalga boyunda olmasından gelmektedir. Tabir caizse ‘Molla’, halkın iç dünyasının dışa bir vurumudur. Birinin düşündüğünü öbürü ifade eder; ötekinin dilediğini beriki harekete geçirir. Bu durum, bir yönüyle yarı ilahî (karizmatik) krallarla yönetilen Sasanîlere ve Sasanî medeniyetine kadar inerken; diğer yönüyle de İranlının Farslı ruhuyla örtüşmüş Şiîlik anlayışıyla da irtibatlıdır.
Eski Türklerdeki cenaze törenleriyle büyük benzerliği bulunan muharrem törenlerini ilk başlarda Şiî mezhebini kabul eden halk icra ediyordu. Fakat zamanla Şiî mezhebinin duygu ve düşüncesini yansıtan önemli bir kurum haline gelmeye başlayınca Sünnîlerin hâkimiyet ve gücüne karşı bir tepki olarak toplumun üst tabakalarına ulaşarak bütün Şiî kesimler tarafından da icra edilmeye başlandı. Böylece resmi tören halinde ilk defa Büveyhiler döneminde (320–454/932–1062) Sultan Muizuddevle'nin (333–356/945–967) emriyle Aşura Merasimleri'ne dönüşmüş oldu. Adeta ‘Kutlu Doğum’ veya ‘Mevlid Kandilleri’ni çağrıştırır gibi.
Bilindiği gibi Mevlid Kandili de ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır'da, Şiî Fâtimî Devleti (357–567/910–1171) döneminde kutlanmaya başlanmış ve daha sonra Eyyubiler (567–648/1171–1250) ve oradan İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Osmanlılar (699–1342/1299–1923) döneminde ise, yaklaşık altı yüz (kuruluşundan ise üç yüz) yıl sonra ve daha çok siyasî nedenlerle II. Selim (931–982/1524–1574) ile (saltanat dönemi: 974–982/1566–1574) başlayarak peşinden oğlu III. Murad (953–1004/1546–1595) zamanında (saltanat dönemi: 982–1004/1574–1595) resmileştirildi ve minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için 'Kandil' olarak anılmaya başlandı. Ancak kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen de buna bir şeyler eklemiş ve böylece gelenekselleşmiştir. Ne var ki Peygamber aleyhisselamın doğum günü olarak belirtilen bu günün faziletine dair geçerli herhangi bir delilin mevcut olmadığı da bilinmelidir. Tıpkı Aşura Merasimleri'nde olduğu gibi.
Şeriatî, çeşitli yönetimlerin güdümüne giren Şiî geleneğin, ağlama ve gözyaşını ‘programlamak’ suretiyle şehadeti gerçek anlamından ve işlevselliğinden saptırdığını belirtmiştir. Ona göre, matem ve taziyenin yozlaşmasının baş sorumlusu Safevîlerin (1501–1722) Şiâ anlayışıdır. Çünkü Safevî istihmarının uğursuz iksiri, ‘kan’dan ‘afyon’, ‘şehadet kültürü’nden de ‘ninni’ oluşturmuştur. Böylece onun ‘tarihe mal olmuş gözyaşı, beddua ve kahr dini’ olarak vasıfladığı Safevî ruhaniliğinden kaynaklanan geleneksel Şiîlik, Şiîlerin imâmlarıyla olan bağlantısında ‘sevgi’yi, ‘bilgi’nin yerine geçirmiştir. Şiâ arayan ve her kuşaktan Şiâ isteyen Hüseyin'in çağrısı, ‘Hüseyin'in istediği gözyaşıdır, iniltidir; bundan başka mesajı yoktur’, denilerek söndürülmüştür. Şehadet geleneği unutulup şehitlere mezarcılık yapılmış, şehitlere uyulacak yerde şehitlerin yası tutulmaya başlanmıştır.
Mutahharî ise ‘Hüseyin, ümmetin günahlarının kefareti olsun diye öldü’ söyleminin şekillendirdiği anlatıyı, Hıristiyanlıktan mülhem olarak değerlendirmiştir. Ona göre tefdie (kendini feda etme) ile imâmın ‘günahlara karşı Müslümanları sigortalaması’ ve bunun bedeli olarak ‘gözyaşı istemesi’ Hüseyin'e gerçekten büyük bir ihanet sayılmalıdır. İlginç olanı ise Hıristiyanlar, İsa'nın (a) ölümünü başarı saymakta ve bunu kutlamaktadırlar. Buna karşın Şiîler ise Kerbela'yı bir yenilgi sayıp ağlamaktadırlar. Oysa beklenen son idiyse, bu feryadı figan niye? Sonra hal böyle olunca bütün yapılanlar gösterişçi bir matem ve hüzün seremonisi olmaz mı? Değil mi ki şefaat makamında aguşunu açmış duruyor, o halde…
‘Kutlu Doğum Proğramları’na gelince elbette bugünkü haliyle yani bu adla ihdas edilip bir ritüele dönüştürülmesi doğru olmayabilir ve hatta değildir. Çünkü bebek olarak doğduğu günden çok Hira’da risaletle gerçekleşen bir ‘kutlu! doğum’un izini sürmek, onu gündemleştirmek, insanlığın gündemine bu büyük doğumu taşımak daha esaslı olmalıdır. Şu halde bize düşen, O’nu andığımızdan daha çok anlamaya çalışmak ve izlemek olmalıdır. Şüphesiz Allah Resûlü’nü anmalar, eğer anlayıp yaşamaya kapı aralıyorsa anlamlıdır. Zira sevgiden ibaret bir bağlanma kâfi gelmez. Sevginin mutlaka sevileni anlamayı kolaylaştırması gerekir. Sevgi, sevileni anlamayı zorlaştırıp, hatta imkânsız kılıyorsa buna başka bir ad konulsa gerektir. Bir kere sevginin bedelinin ödenmiş olması icap eder. İşte sevileni anlamayı kolaylaştıran sevgi, bedeli ödenmiş sevgidir. Bu sevgi, tanımanın artmasına paralel artan bir sevgidir. Böylece insan sevdikçe tanır ve tanıdıkça sevmiş olur.
Bilineceği üzere bir peygambere ve dahi imâma, biri fiziki varlığına, diğeri misyonuna yönelik iki tür saldırı mümkündür. Bunlardan ikincisine yönelik saldırı, diğerine nazaran daha tehlikelidir. Zira peygamberi peygamber yapan gönderiliş amacıdır. Keza Hüseyin'i (r) bugüne taşıyan onun hukuksuzluğa direnişini sembolize eden şehadetidir. Şimdi fiziki varlığa yönelik tehdit vefatla artık mümkün de değildir. Ancak aynı şey misyon için söylenemez. Çünkü bu tehlike ve tehdit dün vardı, bugün var ve yarın da var olacaktır. Gariptir ki misyona yönelik saldırılar, çoğu zaman temsilcilerini sevenlerden, daha doğrusu sevdiğini söyleyenlerden gelmiştir. Ne ki bu sevginin zehirli bir sevgi olduğu aşikârdır.
Anlaşıldığı kadarıyla, bir peygamberin mesajına yönelik saldırının temelinde, o peygamberin ‘beşer’ kimliğinden çıkarılmış olması yatmaktadır. Bu yüzden olsa gerek Resulullah'a (s) vahiyle şöyle demesi emredilmiştir: ‘Ben de sizin gibi bir insanım.’ (Kehf 18/110)
Allah Teâlâ, Müslümanların anıları arasına girmesin, anılarda kalmasın diye O’nu ‘örnek’ göstermişti(r). Kesin olan şu ki bir insanı örnek göstermek, onun yeniden üretilebilir, yaşatılabilir ve yaşanabilir olduğunu ortaya koymaktır. Bunun diğer bir anlamı Peygamber'i çağa taşımak, onunla çağdaş olmaktır. Keza her müminin, O’nu, kendi, şimdi ve buradasına mümkün olduğunca taşıması ve yaşaması demektir.
İşte bu ancak O’nu ‘anmak’ yerine daha çok ‘anlamak’ ile mümkün olabilecektir. Bu nedenle anma çabaları O’nu anlamaya vesile olduğu kadar ve sürece makbuldür. Değilse, bu kutlamaların, bir tür değer tüketim panayırlarına ve tatmin seanslarına dönüşeceği açıktır. Maalesef bugün daha çok olan da bundan farklı değildir. Bu ise açık bir ziyan ve hüsrandır.
Bu makale Kur’anî Hayat dergisinin Mayıs/29 - 2013 sayısında yayınlandı.