Hadis - Sünnet İlişkisine Dair Genel Değerlendirme
Resulullah'ın akli ve zihni melekesi ile geniş tecrübeleri sayesinde isabetli içtihatlarda bulunması gerektiği fikrinden hareketle, hadislerin vahiy mahsulü veya Peygamber'in (s) re'y ve içtihatları sayılması hususundaki görüş farklılıklarının, sahih sünneti işaret eden güvenilir hadislerin değeri bakımından pratikte fazla bir önemi kalmamaktadır. Zira Resulullah'ın geniş anlamda dini ilgilendiren söz, fiil ve takrirlerinin, elçilik vasfı dolayısıyla ilahi otoritenin denetimi altında tutulup gerektiğinde tashih edilmesi, uygulamaların (hadisin muhtevası olan olguların) genel olarak vahyin maksadına uygunluğunu ve hükümlerinin bağlayıcılığını kabul etmeyi gerekli kılmaktadır. Bütün bu hususlar, Peygamber'in (s) sünneti ve onun önemli enstrümanlarından biri durumundaki hadislerin hukuki bakımdan taşıdığı değeri de göstermektedir. Resulullah'ın saygınlığına ve verdiği hükümlerin önemine işaret eden ayetler O’nun sözlerinin, emir ve yasaklarının Kur'an'daki hükümlerden ayrı tutulamayacağını, bunların İslami hükümlerin bir parçası olarak kabul edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bilindiği üzere Resulullah yaşadığı dönemin sosyo-kültürü ile donanmıştı. Ancak elbette O (s), toplumunun şirk olan hususlarından yani dini inanç ve hayat olarak kabul edilemez yerleşik unsurlarından uzak idi. Fakat hayatın diğer alanlarında onlar gibi yaşıyordu; onların tevarüs ettiği birikim ve tecrübeye sahip idi. Bu çerçevede O (s) da sözgelimi insan sağlığının ehemmiyetini müdrik idi. Bu amaçla diş ve ağız sağlığına özen gösteriyor, bunu sağlayacak araçları da tavsiye ediyordu. Buna göre O'nun (s), bağlanıp uygulayacağımız sünneti, dikkat buyurduğu ‘temizlik’ olmaktaydı. Mesela ağız sağlığı açısından mühim olan ‘ağız temizliğini’ sağlamaktı, değilse o dönemde en uygun temizlik aracı olarak bilinen misvak/ misvakı kullanmak değildi.
Resulullah bir inancın ve bu inanca dair hayatın temsilcisiydi şüphesiz. O (s), örnekliğini bu merkezde yapmıştı. Yoksa O, bir mikrobiyoloji veya botanik uzmanı değildi. Ona saygı sevgimiz inancımızın gereğidir ve aynı zamanda bu saygı sevginin mahiyetini, keyfiyetini de Kur’an’ın açık beyanları doğrultusunda O (s) kendisi de belirlemişti(r).
Mesela Allah'ın kulu olduğunu belirten O (s), ‘siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz’ demişti. Olay meşhurdur: Medine'ye hicret eden Peygamber (s) burada halkın hurma ağaçlarını aşılamakta olduğunu görür. Onlara bunu yapmalarının bir fayda vermeyeceğini sandığını belirtir. Bunun üzerine onlar da bunu terk ederler. Zamanla aşılama yapmayanlar bundan zarar görünce Resulullah'a vaki durumu şikâyette bulunurlar. Binaen aleyh O da ziraatçılık gibi teknik bilgi ve tecrübeye sahip olmak anlamında ‘Siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz’ diyerek onları kendi bildikleri gibi davranmakta serbest bırakır. Peygamber bize dini hükümleri öğretmek için gönderilmiştir. Yoksa tıp veya diğer sanatları öğretmek için değil… Onun için hadislerde nakledilen tıpla ilgili sözlerinin, birer şer'î hükümmüş gibi değerlendirilmemesi gerekir. Keza hamile annelerin çocuk emzirmesini, önce sütünü emen bebeğe zarar vereceği gerekçesiyle yasaklamayı düşünürken, bunun böyle olmadığını yaşanan tecrübelerle öğrenince de vazgeçiyordu.
Özetle İslam cemaatiyle ilgili sosyal meselelere ilişkin hayati kararlar alan Muhammed aleyhisselam, bir peygamber ve de insan olarak hem vahiyden, hem de bilgi ve birikiminden istifade ediyordu. Tecrübe ve birikiminden yola çıkarak vardığı sonuçlarda bazen isabet ediyor, bazen edemiyordu. Edemediği durumların farkına vardığında bunu tereddütsüz kabul ediyordu. Onun vahiyden değil de birikim ve tecrübesinden yola çıkarak vardığı sonuçlara, -mesela Bedir savaşında İslam ordusu için tespit etmiş olduğu alana yönelik itiraz-talebe, yaptığı seçimin isabetsiz olduğunu görerek- muhalefet edilmesine rıza göstermekteydi.
Tam da bu noktada şunları ifade etmek doğru olacaktır diye düşünüyoruz. Piyasada çok sayıda hadis kitabı mevcut ve insanlar bunları alıp okumakta, bunlardan birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışmakta ve hatta varmaktadır. Burada üzücü olan, bu hadis kitaplarının ya da hadisleri muhtevi bu kitapların herhangi bir kritiğe tabi tutulmamış olması, okunan hadisin, ilgili olduğu konuya dair diğer hadislerden habersiz bir şekilde sanki kanaate sahip olmak için hem bu kadarlık malumatın kâfi olduğu ve hem de mevzuya dair başka da merviyatın bulunmadığı zannıyla neticelere varılarak kısır düşünce ve tavırlar sergilenmesidir. Bu doğrultuda bir hadis kültürüne sahip olan insanların böylece yarım yamalak ve yalan yanlış bir -sözüm ona- sünnet bilinciyle davranmaları büyük mahzurları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle sağlıklı bir hadis bilgisi ve sünnet bilincine sahip olabilmek için doğrudan hadis kitapları yerine ilgili bütün hadisleri barındırıp değerlendiren konu merkezli olarak yapılmış çalışmalara yönelinmelidir. Özet olarak demek istediğimiz, yeteri bilgi, birikim ve bilinci olmayan kimselerin rastgele hadis kitabı okumasının çok da sağlıklı bir sonuç vermeyebileceği, bunun yerine ihtiyaç olan konularda ilgili tüm hadisleri de değerlendiren konu merkezli kitapların tercih edilmesi daha doğru olacaktır. Değilse burada bir zamanlar yerleşik bir düşünce haline gelmiş ve zamanla kimi muhitlerde özellikle molla yetiştiren medrese çevrelerinde yaygınlık kazanmış Kur'an ve hadis okumanın zararlı ve hatta küfre götürebileceği yönündeki sığ savları terennüm ediyor değiliz. Aksine biz tabi ki insanların Kur'an kültürüne, sünnet bilincine ivedilik ve rahatlıkla vakıf olmaları gerektiğini düşünüyoruz.
Öte yandan özellikle geç dönemlerde hazırlanmış sözgelimi Ramuz el-Ahadis (Hadisler Deryası) gibi adı hadis kitabına çıkmış eserlerde veya halka yönelik, halk seviyesinde yazılmış mektubat ve risaleler ile aynı ayardaki Tam İlmihal (Seadet-i Ebediyye) tarzı kitaplarda geçen yığınla uydurma hadislerle zihni donanmış insanların kafalarındaki resul/risalet ve hadis/sünnet anlayışının ivedilikle ıslahının gerektiği açıktır.
Üstelik bugün piyasaya, tabir caizse leblebi gibi sürülen hadis kitap tercümelerinde genellikle ticari kaygılar ön planda olmakta, titiz ve dikkatli davranılmamakta, ehliyetsiz kişilerin yaptığı bu tercümelerde itina gösterilmemektedir. Bu manada rastgele, alelacele ve piyasa kaygısıyla hadisleri ve hadis kitaplarını tercüme ve neşre kalkışan insanların işlediği bu cürme müşteri olarak ortak olunmamalıdır.
Elbette sağlıklı bir sünnet bilincine iyi bir Kur’an kültürü, sağlıklı resul/risalet anlayışı ve Kur’an ölçülerine uygun siyer bilgileriyle ulaşılabilir. Hadis kitaplarında ise O’nun ve ashabının şahitlik mücadelesine dair tarihi veriler bulunmaktadır. Bu açıdan mühim tarihi vesikalar içeren hadis kitapları da önemli malzemeler içermektedir. Bu itibarla onlardan müstağni kalmak olası değildir. Lakin hele Arapça bilmeyen dolayısıyla çevirilere mahkûm insanların hadis diye öğrendikleri hususunda daha duyarlı olması ve okuyup öğrendiklerini birçok kanaldan teyid ettirmesi bir ihtiyaçtır. Bu hassasiyet her kesimden insanın vazifesi olmakla beraber gelecek nesilleri yetiştirmede yuva olan kadın ve kızlarımızı bu alanda bilgilendirmeli ve özellikle bunları sahih sünnet bilincine ve sağlıklı bir hadis kültürüne sahip kılmalıyız. Zira onların kucağında yetişen nesiller genellikle onlardan duyup öğrendiklerinin gölgesi altında kalmaktadırlar. Böylece büyük bir çoğunluğu, sağlıklısını bırakın nerdeyse hiçbir bilgilenme süreci dahi yaşamayan halk kesiminden insanlar, onların kendi kuruntu ve hayalleriyle oluşturdukları hadis ve sünnet dünyasının halis muhlis müşterisi olarak kalmakta ve bu hurufat onlar üzerinden gelecek nesillere aktarılmış ve her dönemde daha bulanarak yaşamaya devam etmiş olmaktadır. Hazin bir durumdur ki toplumumuzun ekseriyeti anadan doğma âlim sanmaktadır kendilerini. Bütün sermayesi kulaktan dolma kuru bilgiden ibaret olan bu kimselere vaziyet eden insanların da aslında pek fazla bir farkı yoktur kendilerinden.
Bu vaziyete, Süleyman Hilmi Tunahan'ın (1888–1959) peşinden giden çevrenin hali örnek gösterilebilir. ‘Kur'an kursları’ hareketi olarak bilinen bu girişimi Tunahan'ın ne gaye ve birikimle başlattığı bir yana, yapılanmanın kurucusunun adına atfen ‘Süleymanlılar/ Süleymancılar’ olarak bilinen bu çevreye sonradan vaziyet eden zevatın birikim ve duruşlarının garabeti ortadadır. Kurslarda tuttukları kız/erkek gençleri -mesela ilmi olsun olmasın, sahip oldukları ‘Fazilet Neşriyat’ın yayınladığı bir takvim ve bazı tasavvuf klasikleri dışında hiçbir yayın üretmeyerek- kültürel anlamda herhangi bir şekilde eğitmedikleri, aksine bu gençleri ‘Türk Tipi Dindarlık veya Müslümanlığın’ gerçek zemini Nakşîliğin temel ritüeli olan ve esasen ciddi bir meditasyon ve yoga eğitimi demeye gelen ‘rabıta’ ile oyaladıkları malumdur. Bu çerçevede geçmiş dönemlerin mitolojisini komple, üstelik kulaktan dolma dolayısıyla ilavelerle abartarak öğrenen bu gençler, zamanla farklı mümkün yaklaşımlara büsbütün kapanarak bu söylemin fanatikleri haline geliyorlar. Tamamıyla bir zihin yıkama ve yönlendirme faaliyeti. Artık bu gelinen son durum, bilahare ‘derin’ bir mühendislik çerçevesinde mi sağlanmıştır, bilinmez. Ancak ıslaha muhtaç olduğu şüphesizdir.
Bu bağlamda ne hicri ne de miladi tarihi bile tutmayan ve tamamen bir kurgu olan ‘Kutlu Doğum’ etkinliklerinin çoğunda Peygamberin tam bir ‘harikalar diyarı’ kahramanı olarak anlatıldığı malumdur. Bu tür yerlerdeki anlatımlar ve anlatıcılar (vaizler-hatipler), genellikle halk kültürünün jargonlarını kullanan, besin kaynağı çok sıradan ve aynı çizginin/ tasavvur dünyasının kitap ve hikâyeleri olan insanlardır. Gerçi bu kutlamalar vesilesiyle peygamberi bir ‘gerçek hayat örneği’ olarak anlatmaya çalışan insanların varlığı doğrudur ve bunları kutlamak gereği de açıktır. Ancak halkın yoğun ilgi gösterdiği kişiler -zira kendi havsalalarındaki ezberleye geldikleri peygamber tipini bunlar anlatmakta ve hatta tahayyül edemeyecekleri kadar ölçüsüzce yüceltip durmaktadırlar- olamamaktadırlar. Böylesi etkinliklerin bulunmaz hatipleri mesela … gibi halkla aynı kaynaklardan beslenen ve halk gibi duyup öğrendiklerini sorgulamayan, Kur'an kültüründen uzak kimseler olmaktadır.
Halkın bu yoğun ilgi ve alakasının verdiği heyecanla olacak bazen işin vahametinin farkına varması beklenen paye sahibi kimselerin de aynı argümanları kullandığına şahit olunmaktadır. Oysa dini kültürümüzde peygamber(ler)in (s) sanki bir masal adasında yaşayan harikalar diyarı kahramanı yahut daha kötüsü adeta tanrılar panteonundan biri hatta başı gibi anlatılması son derece sakıncalıdır. Çünkü insanlığa sevgi ve merhameti yayıp yaşatmak için gönderilen Allah'ın kulu ve elçisi, böylesi bir şahsiyet asla değildir. Bunlar, ‘Hıristiyanların İsa'yı (a) aşırı sözlerle övmesi gibi siz de beni benzer sözlerle övmeyin’ sözüne itibar etmeyen keza Kur'an'a aldırış etmeyip peygamberin uyarılarını dinlemeyen bir güruhtur.
Buna göre günümüzde, çeşitli gayelerle üretilmiş ve sonraki yıllarda değişik kitaplarda yer bulmuş ve kimi karanlık kişilerce Peygamber'e isnad edilmiş tez ve sözleri mutlaka deşifre etmek icap etmektedir. Çünkü bugün O'na mensubiyet iddiasındaki ümmetin ekseriyeti, sadece bir beşer, sade bir elçi yetmez, ayı yarmalı, parmaklarından su akıtmalı, odunu yanına çağırdığında gelmeli, tükürüğü deva, idrarı şifa olmalı ki inanalım, demeleri ve ‘Mucizât-ı Ahmediye’ler yarışına girmeleri devam eden bir ifsad hareketinin geniş çapını ortaya koymaktadır.
Bu peygamber aynı zamanda kâhinlik yapmış olacak. Mesela kimin nerede öleceğini bir bir haber vermiş olacak. Osman'ın halife olacağını, Muaviye'nin başa geçeceğini, Yezid'in kan dökeceğini, Emeviler'in, Abbasilerin zuhur edeceğini, ilkin Fatma'nın öleceğini, Ammar'ı baği bir taifenin katledeceğini, İsa'nın nüzulünü, Deccal'in zuhurunu, Türklerle savaşılacağını, İstanbul'un fethedileceğini, daha nice nice olayları haber vermiş olacak.
Bahsi geçen hadislerden İstanbul'un fethiyle ilgili olanına kısaca değinmek istiyoruz. Türk Müslümanlığının çeşitli açı ve boyutlardan tahlili mümkündür. Nitekim atıf yapılan kaynaklar bunun çeşitli boyutlarını ele almışlardır. Mamafih şöylece bir izahı da mümkün olsa gerek: Bu tip dindarlıkta genellikle olgudan nassa doğru bir serüven takibi söz konusudur. Misalen: II. Mehmet İstanbul'u fethetmiştir. Bu elbette muazzam bir hadisedir. Fakat aynı kişi kardeş katlini de tecviz etmiş ve uygula(t)mış biridir.[1] Bu ise şüphesiz daha azimdir. Onun te'sis etmesi ve bilahare gelenekleşmiş olarak icra edilen bu şenaati ancak kutsama paklayabilirdi ve işte tam burada fetih hadisi imdada yetişmişti. Hadisin muhtevasına olan gereksinim, bunun Resulullah'a nispet ve O'na aidiyetini yani hadis usulü kriterlerini göz ardı etmeyi gerektirmişti. Esasen merviyata yönelik oluşmuş geleneksel anlayış zaten bunu kanıksamıştı. Oysa olması gereken, bu kabahati işleyenlerin -ne amaçla yapmış olurlarsa olsunlar, Musa'nın (a) yanındaki 'Salih Kul'un ilmine vakıf olmayan bu kimselerin- diğer bütün tasarrufları bir yana şu veya bu gerekçe ile kundaktaki çocuğu öldürmelerini, diri diri gömülen kızlara “hangi suçtan dolayı?” (Tekvir 81/8-9) diye soran Kur'an'ın hükmü mucebince şiddetle muahaze etmekti. Ne var ki bunun yerine, hadis usulünün temel parametrelerinden olan ‘kişi ve yerlere özgü hadisler uydurmadır’ kuralına rağmen bu hadis bayraklaştırılmış ve böylece kişi ve yaptığına kutsiyet atfedilerek yüceltme yoluna gidilmiştir. Nitekim şoven duyguların gölgesinde hadisi tahlil eden kimileri buna adeta mütevatir hadis muamelesi yapmaya çalışmıştır.[2] İbni Hanbel vesairin rivayet ettiği bu ‘hadis’e Said Nursi, ‘nakli sahih-i kat'î’ nitelemesinde bulunmuş ve yine bununla fatihin yüceliğine işaretler keşfetmiştir. Oysa hadisi Ebu Eyyub'un (a) içinde bulunduğu I. sefere hamledenler olduğu gibi bu fethin kıyamet alameti olduğunu ve bunun yanında İstanbul'un hiçbir silah kullanılmadan tekbirlerle fethedileceğini ifade eden rivayetler de vardır.
Nitekim bu rivayetler, bu konuda son derece absürd bir yorumun yapılmasına da sebep olmuştur. Bu yorumun sahibi Yusuf el-Vabil'dir. Bu şahıs, ‘Eşrat'us-Sâa’ adlı kitabında, İstanbul'un fethi ile ilgili çeşitli rivayetler ile buranın ashap zamanında fethedileceği rivayetine yer verdikten sonra şöyle demektedir: 'Gerçek şu ki, Konstantiniyye sahabe zamanında fethedilmemiştir... Türklerin İstanbul'u fethi ise savaşla olmuştur. Ne var ki orası şu anda da kâfirlerin elindedir. Peygamber'in haber verdiği gibi İstanbul son bir kez daha fethedilecektir.
Meşhur hadisçi Ahmed b. Muhammed Şakir'in İstanbul'un fethi hadisini yorumu ise bir önceki yorumu aratmayacak türdendir: Hadiste müjdelenmiş olan İstanbul'un fethi, Allah'ın bileceği yakın veya uzak bir gelecekte olacaktır. Bu, müslümanların yüz çevirdikleri dinlerine döndükleri zamanda olacak gerçek fetihtir. Ancak önceki Osmanlı fethine gelince, o büyük fetih için bir hazırlıktı. Türk hükümeti, gayr-ı İslami ve gayr-ı dini olduğunu ilan ettiğinde ve İslam düşmanlarıyla anlaşma yapıp kâfir laik kanunlarla toplumunu yönetmeye başladığında İstanbul müslümanların elinden çıkmış oldu. Peygamber'in müjdelediği gibi İslami fetih inşaallah gerçekleşecektir.
Elbette bu ve benzeri yorumlar, katı bir taassubun rivayetler üzerinden dışa vurumudur sadece. Yoksa bunu yalnızca mezkûr hadislerin sıhhatine inanmış olmanın getirdiği bir yorum çabası olarak görmek olası değildir. Tıpkı Ali Yardım'ın yaklaşımındaki saiklerde olduğu gibi.
Çok ilginçtir ki İstanbul'un ahir zamanda yeniden fethedileceği ile ilgili inanç sadece Arap dünyasındaki bazı âlimlerle sınırlı değildir. Önde gelen cemaat liderlerinden Fethullah Gülen de aynı kanaattedir: 'Ahir zamanla ilgili hadislerde, İstanbul'un fethiyle Deccal'in çıkması arasında bir haftalık mesafe olduğu ifade ediliyor. Bu fethi, o zaman İstanbul kimin elinde ise, onlardan geri alma şeklinde anlamalı. Dâhilden piyonların elinde ise, bu manen onların elinden halası, Bizanslıların elinde ise onlardan. Yoksa top-tüfek ile Çandarlılarla, Zağanoslarla, Fatihlerle yeniden fetih olacak diye anlamak uygun değildir.' Fasıldan fasıla I/264'den naklen Keleş, Türkiye'de Cemaat Dindarlığının Oluşumunda Hadislerin Rolü, 138.[3]
“Netice olarak, İstanbul'un fethi hadisi isnad açısından son derece zayıf, metin itibariyle de uğrunda uzun mücadeleler verilmiş olmasına rağmen ele geçirilememiş olmasından kaynaklanan, dolayısıyla tarihi şartların oluşturduğu bir idealin hadis şeklindeki ifadesinden ibarettir. Ancak bu noktada önemli olan, mezkur hadisin zayıf veya mevzu (uydurma) olmasından ziyade, Osman Turan'ın da ifade ettiği gibi, tarihçi için, hepsinin veya bazılarının doğruluğuna inanılması ve bu muhasaralarda ve fetihte hadislerin oynadığı rol mühimdir.”
Daha önce Kitab'a Varis Olanlar adlı kitabımızda ifade ettiklerimizi özetleyerek toparlayacak olursak; II. Mehmet hakkında kimilerinde olumlu kanaatin oluşmasında bu rivayetlerin etkili olmuş olması da muhtemeldir. Ancak böyle olsa bile yine de bu takdir/sevgi ırkî temayüllerin tesirinde neşvünema bulmuşa benzemektedir. Değilse Peygamber'den (s) mervi olduğu söylenen bu söz, yer aldığı kaynak ve senet yanında konusu da dikkate alınarak bir değerlendirmeye alınabilirdi. Çünkü merviyatın yer aldığı kaynak ve senet zincirinin önemli olması kadar mefhum da ifade hakkında kendi başına bir kanaat sahibi olmaya kâfidir. Zira muhaddislerin metin tenkidini ikinci planda tuttukları genel bir kanı olmakla beraber yine de bir sözde bulunan yer, kabile, gün gibi kavramları, o sözün mevzu/uydurma oluşuna hamlettikleri bilinmektedir. Bu nedenle hadisler de dâhil bize geçmişi resmeden bütün tarihi dökümanı, ilgili oldukları kimlikleri öncelemeden 'menkulde ma'kul olma' prensibi uyarınca kritiğe tabi tutmak esas olmalıdır. Buna göre bahis konusu mevzuda 'takdir'e kaynaklık eden 'söz'den hareket yerine bu takdire konu olan kişinin tasarruflarından hareketle bir neticeye varmak daha doğru olurdu.
Esas konumuz sadedinde diğer önemli bir husus da İslam dünyasının kimi yerlerinde dile getirilen ve hadise karşı tutum olarak nitelenen durumun Batılı araştırmacıların Kitab-ı Mukaddes'e yönelttikleri, dini metinleri insan ürünü gibi düşünerek eleştirme fikrinden (tarihi tenkit metodu) kaynaklandığı iddiasıdır. Bu metodu önce şarkiyatçılar, ardından da onlardan etkilenen müslüman araştırmacılar hadislere uygulamak istemiştir. Bunun azim bir iftira olduğu aşikârdır. Zira hadis yani Resulullah'a (s) nispet edilen sözler ve içeriğine yönelik eleştirilerin tarihi, zirvesinde Ayşe annemizin bulunduğu sahabeye dayanmaktadır. O günden başlayıp devam edegelmiş değerlendirmeler ve bunları mantık zemininde, Kur'an ölçeğinde tahlil etmeler; dahası hadislerden genel prensipler çıkarıp bu prensiplere göre toplumun ihtiyaçlarına çözümler bulma çabaları; dolayısıyla özellikle sünneti dışlamayan hadis eleştirilerini kökü dışardanlıkla nitelemenin iftira olacağı açıktır. Hadis eleştirmenlerinden bazılarının kimi müsteşriklerden etkilenmiş olması mümkün olmakla beraber bunun genele ve bütün mazisine teşmil edilmesi de imkânsızdır.
Garip olan o ki, düşünce ve/ya sahiplerini kökü dışardanlıkla suçlayan bu güruh, her nedense yine dışarıdan birinin İslam veya peygamber övgüsüne dair en ufak bir sözünü dahi -dini, imanı onların tespitleriyle temellendirip yücelttiklerini sanarak- büyük bir heyecanla anlatır. Sanki peygamberin, sonuna kadar dışarıdan olan böylesi övgülere ihtiyacı varmış gibi.
Bilindiği gibi hadisçiler senetlere özel bir önem vermişlerdir. Senet tetkikine atfettikleri ehemmiyetin yanında metne yönelik tetkik faaliyetleri devede kulak bile değildir. Esasen iç tenkit/metin tenkidine (metin değerlendirmesine) dair zamanla geliştirilmiş özel bilim dalları olmakla beraber bunların da sonuçta senet kısmında halledilemeyen problemlerin genellikle metin üzerinden çözümlenmesine yardımcı bilimler olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Mesela, hadis metinlerinde geçen anlaşılması zor kelimeleri konu edinen ‘garib'ul-hadis’, hadislerin anlaşılmasını kolaylaştıran ‘hadislerin vürud sebepleri’, ‘nasih-mensuh’, birbirine mana bakımından zıt gibi görünen hadisleri tetkik eden ‘muhtelif'ul-hadis’, Allah Teâlâ'nın sıfatlarıyla ilgili kelimeler ihtiva eden hadisleri inceleyen ‘müşkil'ul-hadis’ ilimleri, muarızı olmayan hadisleri ifade eden ‘muhkem’ gibi terimler daha çok senet merkezli çözümlemelerde senedinden hareketle sonuçlandırılamayan ya da aynı konuda senetleri güçlü çelişik hadislerin problemlerini gidermekle ilgilidir. Burada maklub, müdrec, münker, musahhaf ve muallel gibi kavramların da senede olan itimat sonucu çoğunlukla metni kurtarma gayretinin ihdas ettirdiği ve geliştirdiği bilimler olduğu açıktır.
Günümüzde bilgisayar teknolojisinden yararlanılarak kendilerine ‘sahih’ hükmü verilmiş hadislerin sayımının keza merfu mevkuf durumları ve bunların metin tahlillerinin mukayeseli olarak yapılmasının mümkün olduğunu ifade ettikten sonra nihai olarak şunları belirterek çalışmamızı bitiriyoruz.
Düşünce ıslahını sağlamaya çalışırken, bu Peygamberi sünnet çerçevesinde muhatapları ürkütüp incitmeden aydınlatmaya ve ezberleye geldikleri kuruntuların dışında farklı bakış tarzlarının da bulunduğunu uygun bir dille anlatabilmek esas olmalıdır. Değilse sahip oldukları kuru bilgiye dayalı yaklaşımlarının kendilerini sıkıntıya düşürebileceğini anımsatmak bir sorumluluk olarak bilinmelidir.
Malum olduğu üzere sahabeden itibaren hayatın değişik alanlarında olduğu gibi resul/risalet algısı ve hadis/sünnet anlayışı bağlamında da farklı yaklaşımlar hep olagelmiştir: Biri ‘düşünce yoğunluklu ekol’ diğeri ‘duygu merkezli ekol’. Merkeze Kur'an'ı alan, onun kültürüyle donanıp düşünen, sünneti ve sünneti aktarım malzemesi olan hadisi ancak tetkik ve muhakemeyle kabul eden düşünce ekolünün karşısında duygu ekolü durmaktadır. Dünden bugüne devam eden bir mücadele sürüp gitmektedir. Çoğunlukla İsrailiyat, Mesihiyat, Hinduizim vs. yabancı kültürlerin etkisinde kalarak neşvünema bulan duygu ekolü, maalesef geniş halk kitleleri üzerinde daha yoğun bir etkiye sahip olmuştur. Kitap boyunca, halen okumuşlarının ekseriyeti de dâhil toplumun geniş katmanları üzerinde marazi yansımaları rahatlıkla gözlemlenen bu ekole mensup çeşitli isimler ve kaynaklar üzerinden örnekler vererek yanlış olduğuna kanaat ettiğimiz bu manzarayı ıslah etmeyi hedefledik. Özellikle verdiğimiz örnek isim ve kitaplar ile kastımız bu çabamızda birilerini karalamak olmadı.
Demeye çalıştığımız o ki bugün maalesef tasavvur ve yayın dünyasının geneline hâkim yaklaşım, Kur'an'ın öngördüğü inanç ve yaklaşımla pek örtüşmemektedir. Bu piyasaya egemen isim ve kitaplarda, haliyle toplum bilincinde yığınla uydurma ve Kur'an'la çelişen hadis denilen sözler mevcuttur. Bu yapıyı oluşturan dinamikler üzerinden müdahale bir zorunluluk idi. Çünkü bahsi geçen zevata müntesip sayısız cemaat ve çok geniş bir kitle vardır. Bu kimseler herhangi bir şekilde ve hemen hiçbir konuda ‘üstad’larına toz kondurtmamaktadırlar. Örnek kabilinden; esas mesleği Türk-İslâm Edebiyatçısı olan bir zatın, değişik yerlerde verdiği hadis derslerinde anlattığı bir kısım hadislerin zayıf ve hatta uydurma olduğunu, bu derslerinde kullandığı kaynakların Kur'an ölçeğinde problemler içerdiklerini ifade etmek ancak tepki ve tel'in ile karşılanmaktadır.
Keza anlatılan konu ne kadar açık ve net olsa da taassubun zirvelerinde duran bir yaklaşımla tepki gösterilmekte, dışlanılmakta ve çeşitli yaftalarla karalanmaya çalışılmaktadır. Oysa bu kimselerle de olması gereken ortak payda, Kur'an'ın temel ölçütleri, bu anlamda Allah ve resul/risalet anlayışının aynılığı olmalı değil midir? Mesela Allah kimsenin hatırına iş yapmaz; dini anlamda vahyi sadece peygamberlere gönderir; peygamberlerden sonra kimseye hiçbir şey yazdırmaz ve görevlendirmez, gibi.
İşte bizim buradaki amacımız, tam da bu ortak paydayı oluşturmak adına bir teşebbüste bulunmaktır. Bu müşterek noktaya muhalif gibi duran ya da olan hususlardan bahsederken okuyucuya bunların afakî savlar olmadığını, fiilen karşılıklarının bulunduğunu ve hem de çok geniş çevrelerce benimsendiklerini anlatabilmek adına örneklendirmemiz icap ediyordu. Kaldı ki bu vesileyle adı geçen kişi ve cemaatlerin/kitapların da kutsal olmadıklarını bilmek gerektir. Ancak burada, karalama ve olumsuz bir gayenin olmadığı noktasını önemle vurgulamak isteriz. Mamafih şunu da belirtmek lazımdır: Kibir tepesinde oturup tevazu kalıbına giren, ölçüsüz ve nefsi davranan, kafasına esene kutsallık halesi giydirip bir yerlere (Allah'a, Resulullah'a vs.) nispet edenlerin de deşifre edilmesi bir vecibe olsa gerektir.
Elbette okuyucunun, bu cümlelerimizden kastetmediğimiz bir imayı keşfetmesini istemeyiz. Kısaca şunu demeye getiriyoruz. Peygamber dışında herkes insan olmak itibariyle hata edebilir; yanlış ve yetersiz olduğu noktalar vardır. Bunların düzeltilmesi ise Allah'ın doğrudan müdahalesiyle değil O'nun (c) diğer kulları aracılığıyla olmak durumundadır. Hatta bunu beyan etmek bir vazife olarak bilinmelidir. Zira toplumsal bir vebali barındırmaktadır. Bu nedenle normal görülmelidir. Değilse kişi şöhret ve egemenliğine teslimiyetle[4] yapılacak izahlar hakka karşı bir zulüm olmaktan öteye gitmeyecektir.
Sözün özü Resulullah aleyhisselam bize sarılıp sapıtmayalım diye Kur'an'ı miras bırakmıştır. Biz O'nun Kur'an'ı yaşantısını/sünnetini öğrenerek sarılmakla emrolunduğumuz bu Kur'an'a sımsıkı sarılacak ve onun hatırını her şeyden üstün tutacağız. İnsanların anlattığı veya yazdığı -varsa- yanlışlarına kılıf bulmak ya da hikmet uydurmak yerine onların bu durum ve düşüncelerini ıslah ile farklı hususlarda -varsa- güzelliklerinden istifade edeceğiz. Bu böyle bilinmelidir.
[1] “Siyaseten katil cezası, hükümdar tarafından ya soruşturmadan ya da soruşturma sonunda verilmekteydi. Soruşturma yapmadan siyaseten katil cezasının verilmesinde şeyhulislâmdan fetva alınmasına gerek duyulmamıştır. Bu uygulamada hüküm tamamen hükümdarın tasarrufu ve kendi takdir yetkisi dahilinde verilmekte ve infaz ettirilmekteydi. Dolayısı ile bu durumda fetvaya gerek kalmamıştır. II. Mehmed'in kanunnamesine göre, katledilecek olan padişahın 'karındaşları' ve yeğenleri için soruşturmaya ve fetvaya gerek duyulmamıştır.” Dr. Davut Dursun, Yönetim-Din İlişkileri Açısından Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din, İşaret Yayınları, İstanbul 1989., sf. 225 ve 22, 179, 204, 207, 219, 247-248, 330, 419; “Osmanlı gaza devletinde II. Mehmed bir dönüm noktasıdır. Emevi halifelerinden I. Muaviye'nin Nebevî siyasette yaptığı değişimi II. Mehmed de Osmanlı'da yapar... İkisi de rakiplerini ezmede kendilerinden önce kullanılmamış yöntemleri kullanmada bir beis görmeyecek kadar cüretli ve ikisi de yönetimlerinde siyaseten katlin ilk icracılarıdır.” Mustafa İslamoğlu, İslami Hareket Anadolu I, 2. baskı, Denge Yayınları, İstanbul 1991., sf. 15 ve 91, 96-98, 104-107, 154.
[2] krş. Hasan İbik, İstanbul'un Fethi Hadisi -Hadis İlmi Açısından ve Tarihi Perspektiften Bir Değerlendirme, İlahiyat Yayınları, Ankara 2004., sf. 21 vd.; Mahfuz Açıkgöz, İstanbul’un Fethi Hadisi Bağlamında Hadislere Yapılan Keyfi Yorumlar, Hür Beyan dergisi, yıl: 1, sayı: 1, Bitlis 2010., sf. 18-26.
[3] İstanbul'un fethini müteakip İsa'nın (a) inmesiyle ilgili rivayetin eleştirisinde H. Kırbaşoğlu'nun şu açıklaması önemlidir: 'Hz. İsa, İstanbul'un fethinden hemen sonra inecek idiyse, Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra hemen niye inmemiştir? Yok eğer hadislerde kastedilen fetih bu değil de, Arap dünyasının bazı alimlerinin(!) iddia ettikleri gibi kıyamete yakın gerçekleşecek başka bir fetih ise, o zaman da İstanbul'umuzun başına gelecekler var demektir. Bütün bunların, ravilerin muhayyilelerinin ürünü olup, Hz. Peygamber'le bir ilişkisinin bulunmadığı aşikârdır. Nitekim geçmişteki bazı tarihi olayların veya gelişmelerin, bilahare hadis haline getirildiği bilinen bir gerçektir.' Hz. İsa'yı (as) Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi, İslamiyat dergisi, cilt: 3, say: -İsa (as) Anısına- 4, Ankara 2000., sf. 159.
[4] Cevşen duasının kaynakları hakkındaki soruya Süleyman Kösmene özetle şu cevabı verir: Cevşen'ul-Kebir, vahye dayanan eşsiz bir zikir kaynağıdır. Cebrail tarafından Peygamberimize vahy-i zımni tarzında ta'lim ve tebliğ edilen ve zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen'i oku! buyrulan Hazret-i Ali, bizzat Peygamber Efendimizin mübarek dilinden yazmış ve rivayet etmiştir. Böylece Peygamberimiz vahiyle aldığı bu manevi zırhı, ümmete hediye bırakmıştır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gayet kesin ve net ifadelerle Cevşen'ul-Kebir'in Resul-i Ekrem'in kutsi bir münacatı olduğunu, Kur'an'dan sonra eşsiz ve misilsiz bir eser olduğunu beyan etmesi ve Cevşen'i kendisine mühim bir virt kabul ederek her gün okuması, ondan feyiz, nur ve bereket alması Cevşen'in sıhhati konusunda en son ve en sahih şahidimizdir. Cevşen'ul-Kebir'in sıhhati konusunda münakaşaya girmek gayet lüzumsuzdur (yazar, ayrıca referans değeri taşımayan üçüncü, dördüncü dereceden kaynaklara atıf yapıyor). Kösmene, Sorularla Bediüzzaman ve Risale-i Nur, Yeni Asya Neşriyat, 2. baskı, İstanbul 2004., sf. 264-265. Krş. Cevşen-i Kebir özellikle Şiî dünyasında oldukça rağbet görmüştür. Ancak bunun sahih olması mümkün görülmemektedir. Sünni hadis mecmuasında bulunmayan aynı şekilde Şii hadis külliyatının ana kaynağı durumundaki Kütüb-i Erbaa'da da bulunmaması sadece Dua Mecmuaları gibi ikinci derecede bazı kitaplarda mevcut olması da bu görüşü desteklemektedir. Mehmet Toprak, Cevşen Maddesi, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1993., sf. 7/462-464; Ali Güler, Cevşen Duası, Bir Bilene Soralım (Köşesi), Türkiye Gazetesi (23.07.1996); Adnan Yeniay, Cevşen Duasının Hadis İlmi Açısından Kritiği, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Sivas 2008., sf. 38-64.