admin admin

Tarih: 02.09.2013 23:42

Cesur Yüreğin Vicdanlı Değerlendirmesi Üzerine…

Facebook Twitter Linked-in

 
Cesur Yüreğin Vicdanlı Değerlendirmesi Üzerine…
 
Yakup Aslan
 
Kirli paradigmalar, hayatımızı kuşatma altında tutuyor. Birçok toplumsal olayda, ötekilerin hazırladığı projelerde hedefsiz bir şekilde kendimizi akıntının içerisine atıyoruz ve sebep-sonuç ilişkilerini düşünmesi gereken zihnimizi kutsanmış algıların zırhında hapsediyoruz. Uzak gündemlerde bunu yaparken, iç sorunlarda da bütün acılarımıza rağmen gerçeklerin gizlenmesi için balans ayarları çekmeye devam ediyoruz. Ahlakın, edebin, yüce değerlerin ayaklar altında olduğu bir dünyanın oluşmasında ne yazık ki bizim büyük payımız var. Böylesine acı veren ve bizi tezatlar içerisinde kavuran bir zamanda Baki Karaca’nın her zamanki vicdan ve akıl perspektifindeki değerlendirmesi yüreğimize su serpti..
Yüreğinize sağlık Baki Kardeş,
İnsan yaşadığı dünyada, coğrafyada, ülkede ve toplumda, kaçınılmaz olarak inandıklarını referans alarak bir yerlere ve bir şeylere taraf olmak durumundadır. Önemli olan, taraf olurken güzelliklerden, erdemden, mazlumdan, haktan, adaletten, ahlaktan ve iyiliklerden yana taraf olmaktır! Dünyamızda çoğunlukla emperyalist kaynaklı haksız savaşlar ve işgaller yaşanırken, vicdan sahibi her insanın mutlaka işgalcilere karşı durup işgale uğramış ve işgalci kuvvetlere karşı direnenlerin safında yar alması tabii bir davranış şeklidir.
Ancak burada, önemli bazı sorunlar var. Eğer, vicdan, akıl ve sorumluluk sahibi olanlar, burnunun dibindeki sorunları görmüyorsa veya kolayına geldiği için onlardan kaçıyorsa, mazlumdan, adaletten, haktan yana olma iddiası sorunlu olur ve kimse böyle bir samimiyete inanmaz.
Suriye’de üç yıla yakındır süren savaşta, Müslümanların duruşunun sorgulanmayacak türde kutsanması, çevresinin surlarla örülmesi, bugün içine yuvarlandığımız trajikomik paradoksu inşa etmiştir. Bu sadece Suriye konusunda böyle değildir, birçok gelişmede “siyahı beyaz göstermede büyük maharet sahibi olan güdümlü medya”nın da desteğiyle öylesine duygusal acı anaforu oluşturulur ki, vicdanlar, akıl, ahlaki değerler, ilkeler aniden kızgın toprağa düşen bir damla su gibi buharlaşır. Oluşturulan bu algıyla, daha önce din dışı görülen demokrasi, emperyalist bloğun içerisinde yer almak, seçimler, particilik, laik yöntemler, din adına adam kesmeler, Yezidlikler bir anda dindenmiş gibi gösterilip kutsanır. Ondan sonrasında onlar dokunulmaz olurlar, kutsanırlar.
Kardeşin kardeşi öldürdüğü, din adına akla hayale gelmeyecek vahşiliklere imza atmasının pervasızca savunulması, tamamen bir zihinsel zehirlenmenin göstergesidir. Zihin zehirlenmesi her alanda kendisini gösteriyor. Budistlerin kendi ölülerini yakmasını Arakan’da katliam fotoğrafları olarak servis edenler, Rojava’da da Erzurum depreminin fotoğrafını servis eden zihniyettir ve bilinçli olarak dezenformasyon misyonuna hizmet etmiştir. Peki, sorun sadece bu mu? Hayır! Suriye’de üç yıla yaklaşan bir zamanda aralıksız bir şekilde kan akıyor ve emperyalistlerin projesi perspektifinde akan kan mazlum insanların kanıdır. Biz ne yapıyoruz, daha fazla kan aksın diye, zalimlerden daha fazla silah vermelerini, acil müdahale etmelerini istiyoruz. Evet bir emperyalizm projesi olarak, Esat üzerinden başlatılan ancak çoğu yerde aldatılmış ve kardeşin kardeşi öldürdüğü bir türlü batak, bizim bilinçsizce desteğimizle inşa edilmiştir. Akleden, vicdan sahibi olan bir insan bu akan kan karşısında duyarsız kalabilir mi?
Esad’ın zalimliği, ABD düğmeye bastığı zaman ortaya çıkmadı. Beşer Esad eskiden de zalimdi, ancak komşularıyla iyi anlaşıyordu ve kan bu boyutlarda ABD isteği doğrultusunda akmıyordu. Bütün bu gelişmeler, belirlenen takvim düşündürücü değil midir? Suriye’de kimin peşinden gidildiği, kimlerin desteklendiği bugün artık açık bir şekilde ortadayken, zihin donukluğuyla ABD’yi “kazanımların kaybolmaması adına” yardıma çağırmak, sadece bir zihin donukluğunun göstergesidir. ABD paralelinde sürdürülen bu mücadele, yardımlar, destekler, silah talepleri insani, İslami, ahlaki açıdan oldukça sorunlu bir durumdur. Ahlaki olmayan bu kirli argümanlara tevessül ettiğimiz zaman, ardından yalan, karalama, kirletme, gıybet, korkaklık, onursuzluk, ahlaksızlık, haddini bilmezlik, kurnazlık, hile, zihin zehirlenmesi gelir. Bunun izahı hiçbir bahaneyle mümkün değildir.
Zalimler arasında tercih yapmak, erdemli ve ahlaklı insanların işi değildir. Özellikle büyük zalimin emriyle kan dökenin güçlenmesi karşısında, daha fazla kan döksün diye büyük zalimi yardıma çağırmak çürümüşlüğün, zihinsel savrulmuşluğun, pusulasızlığın, miyopluğun en bariz göstergesidir. İçine düştüğümüz bu ahlaki değerleri tamamen kirleten durum utanç vericidir. Kabul edelim veya etmeyelim şu anda ABD ve NATO’nun çizgisinde olayları değerlendiriyor ve ona göre mevzileniyoruz. Bir ateş topu gibi insanın elini yakan bu konuya, en azından insanları düşünmeye yönlendirecek şekilde, vicdan/akıl perspektifinden ele almış olmanızı önemsiyorum.
Her zaman olduğu gibi vicdan sahibi bir insan olarak, bütün kutsanmış bariyerlere, mayınlanmış zemine rağmen olaya bu şekilde mertçe/erkekçe bakmış olmanızı taktire şayan buluyorum…
İslami duyarlılık sahibi STK’ların onlarca sorununa ne yazık ki başkalarının mutfağında hazırlanan, yönlendirmeler ve sorgulanmasına bile izin verilmeyen gündemler de eklenmiştir. ‘Siyahı beyaz, beyazı siyah’ göstermede mahir olan medyanın desteğiyle bir olay hızlı bir şekilde kutsanmışlık tezgâhından geçiriliyor ve hiç kimsenin o konu hakkında konuşmasına izin verilmeyecek şekilde, dokunulmazlık zırhına büründürülüyor. Yüzlerce örnek var. Particiliğin, demokrasinin, beşeri yöntemlerin küfür olduğunu savunanların, bir anda bunları savunur hale gelmesi sistem içi araçların oluşturduğu duygusal algının sonucudur. Hiç olmadık zamanda camilerin önünde birikiyoruz ve içeride ibadet edenlerin haklarını da çiğneyerek bağırıyoruz, slogan atıyoruz, gazımızı boşaltıp evlerimize gidiyoruz. Ancak neden böyle olduğunu sorgulamıyoruz veya sorgulanmasına izin verilmiyor. Çünkü mesele biz olunca hak, adalet, insan hakları anlayışımız bir anda buharlaşıyor.
20 yıl demişsin. Ama inan ki, neredeyse 40 yıldır bu durum hiç değişmedi. Sorun, halkına, kendisine, sorunlarına yabancı duran veya kimi yerde halkın iradesinin karşıtlığına soyunan STK’lardadır. Tarihsel inşa ritüelinin sorgulanmadan kabul edilmesinin mirası olan zihniyet ve kimi zaman da ahlak sorunu, bugün içinde bulunduğumuz girdabın sonucudur.
Sivil toplum kuruluşları, sivillerin sorunlarını çözmek için vardır ve yasalar çerçevesinde faaliyet göstermelerine rağmen devlet kurumları değillerdir. Devletin en yetkili kurumlarının İslami STK’ların çalışmalarını yönlendirmesi veya bazı şahısları önemli konumlara getirme çabaları hiçbir ahlaki ve İslami değerlerle izah edilemez. Bu yetmezmiş gibi, düzenlenen eylemlerde STK içindeki bazı şahısların,       topluma farklı bir muamele içerisinde olan güvenlik güçleriyle kol kola, sıcak diyalog içerisinde olması toplumda farklı bir algıya sebep olmaktadır. Onlarla birlikte hareket eden, sanki ortak toplantılarla, kararlarla sokağa dökülen küçük bir öteki gri/pusulasız kitle görünümünü sorunsuzca oluşturmada elbirliği içerisindeyiz. Sivil toplum kuruluşları, yasalar çerçevesinde toplumun sözcüsü durumundadır ve asla devletin avukatlığına soyunmazlar.
Hiç araştırmalar, anketler yapmaya gerek yok. Herkes açık ve net bir şekilde bu eksikliği görüyor, biliyor, ancak böylesi rahatına geldiğinden farklı bir çabanın içerisine girmiyor. Diyanetin, devletin aklının, sosyal olguların gerisinde kalmak bugün yüreğimizi inciten süreci bize dayatmaktadır. Sorun halkın derdiyle, sorunlarıyla ilgilenmeyen STK’lardadır. Bu konuda yazacak çok şey var, ama ne yazık ki son zamanlarda yoğunluktan dolayı buna fırsat bulamıyorum.. Sizin verdiğiniz örneklere birkaç örnek de ben ekleyeyim. 24 masum insanın Bahçesaray/Sündüs Yaylasında katledilmesi karşısında kaç kişi sesini yükseltti? Halebçe, Roboski, Sündüs Yaylası, sınır ticaretinde köylülerin pervasızca öldürülmeleri, depremzedelerin başlattıkları açlık grevleri/sorunları, uyuşturucu, uyuşturucu/madde bağımlılığının politik bir çökertme/imha aracı halinde çocuklara kadar yaygınlaştırılması, çevre kirliliği, yardım adı altında dağıtılan zehirli kömürler, sularımıza arsenikli suyun karıştırılması, sondaj sularının denetimsiz boyutunda şebeke suyuna karıştırılması, gölün, akarsuların kirletilmesi, barış süreci, kanalizasyon atıkları, toplu mezarlar, koruculuk, yasaya rağmen gösteri ve yürüyüş hakkının kısıtlanması, hazine arazilerine kurulan konutların maliyetinin neredeyse dört katına depremzedelere satılması, göç, yakılan köyler, varoşlarda süren sefalet, yoksulluk, rüşvet, ihalelerin kirletilmesi, herkesin canını yakan tefecilik, töre zulümleri, infazları, kan davaları, telefon trafiğiyle elde edilen yüksek rantlar, politik hırsızlıklar, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmamış olması, Kürt dili önündeki engeller, özgürlükler ve haklar sorunu, depremle ilgili ciddi iddia ve söylentiler, fonların farklı maksatlarla kullanılması söylentileri, depremde bir merkezde toplanan paraların akıbeti, sağlık ve buna benzer yüzlerce/binlerce sorun var. Bunlardan hangi biri için sesimizi çıkardık.
Bu ve benzeri sorunların hiçbirinde halkın yanında olmayan STK’lara toplum güven duymaz. Kendi sorunlarıyla ilgilenmediği gibi, onlara yapılan zulümlerde, ötekileştirmelerde önleyici bir misyon ifa etmediği için onları kendi karşıtı olarak da algılarsa yadırgamamak gerekir. Sergilenen pratikler bu görüşü pekiştiren doneler de taşımıyor değil. Suriye ve özellikle Rojava olayında, bu toplumun hassasiyetlerini göz ardı edip inatla tahrik edici söylemlerin sürekli yenilenmesi, ancak zihinsel zehirlenmeyle izah edilebilinir.
Son olarak… Ciddi manada kendimizi bir özeleştiriden geçirmeli, gerçeklerimizle yüzleşmeliyiz. Geçmişinde utanç verici pratikler olanlar bu yüzleşmeyi, kendisiyle barışık olmayı, gerçekleriyle barışmayı gerçekleştirmeden geleceklerini de inşa edemezler.      
 
 

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —