admin admin
Tarih: 24.06.2013 14:44
BİR MEKTUP
BİR MEKTUP
Allah’ın ismi ve selamı ile…
Söze başlamak bazen en zorudur. Söyleyecek ve konuşacak dünya kadar şey vardır, ancak nereden ve nasıl başlayacağını becerememek, bütün bunları bir kenara atmaktadır. Hayat bilinmezlerle doludur ve en değerli tarafı budur.
Başımıza gelen musibetler kendi ellerimizle yaptıklarımız dolayısıyladır, amenna ve fakat bunun nihai anlamda hangi hayırları içerdiğini bilmemiz imkânsızdır. O halde insana düşen hayır ummak ve hayrı talep etmek. Bu sebeple iyi bir ruh hali içinde olduğunu umuyor ve sana yakışanın da bu olacağını ifade etmek istiyorum. Elbette ki bu ifadelerin salt seni motive etmek için olmadığını, kastımın bu olmadığını bildiğini sanıyorum. Gerek yaş olarak olgunluğun ve gerekse de ruhsal tecrübelerinin seni bu kıvama getirdiğini ikimiz de biliyoruz. Bununla birlikte suya girmiş birisine, içinde olduğu suyu hissetmemesini tavsiye etmek gerçekçi olmayacaktır, ancak ruhunu ve zihnini bundan bağımsızlaştırabilecek, içinde bulunduğu fiziksel koşulların ötesine geçebilecek bir istidattadır insan ve bu pekâlâ mümkündür. Kaldı ki ‘ramazan ayı’ gibi muhteşem bir imkânın yaklaşmakta olması, uzun zamandır ‘dünya gaileleri’nden fırsat bulamayıp, insanın eline ayağına dolanan bir yığın işin engellediği bir vuslat müjdesi barındırmaktadır.
Erdemin ödülü kendisidir. Sabrın ödülü ise sonucu. Sabır, insanın karar vermediği ve koşullarını kendi tayin etmediği bir hayatı hafif sıyrıklarla atlatma sanatıdır. Süresini insanın kendisinin tayin ettiği şey değil, iradesi dışında gelişen durumlar karşısında kendi kalabilmenin ve onu kendi kalmasından alıkoymaya çalışan faktörler karşısında ayak diremektir. Gerekçeleri farklı da olsa bulunduğun mekân, daha evvel tattığın ve çemberinden geçtiğin bir sürecin duraklarından biri. Bu sebeple çok etkilenmeyeceğini ve senin için hayır olması yönünde dua ediyorum. Mekân, kavram olarak bir yer ve coğrafyadan öte insanın gerçek varoluşuna değen bir kelime. Asıl kökü “kewn” yani oluş. İsm-i mekân olarak “ma-kewn”den (mef’el kalıbından) türemiş. Yani ‘olma’ ‘oluş’ yeri demek. Varlığın açığa çıktığı ya da keşfedildiği yer demek. Bu anlamıyla varlık sancısının hissedildiği ve gerçekliğe kavuştuğu bir yer ise mekân, Yusuf’un (as) geçtiği süreçleri yaşamanı ve daha da sağlam olmak için varlığına anlam katacak derinliklere ulaşman için bir gerekçe olmasını diliyorum Allah’tan.
Çelişkilerimiz, varlığımız için gerekli. Yaratılmış olmanın doğasında olan bir şey bu. Varlık sancıları ve bütünlüğün anlamını kavrayabilmek için tahrik edici bir değerde. Çelişkilerini aşmış olmak, sancısızlığın rahatlığında hızını kesmiş olmaya dönüşebilir. Oysa sürekli sorular sorarak ilerleyebilir ve aldığımız her cevabın bizi yeni sorulara taşımasından ürkmeyebiliriz. Çelişkiler sorgulamayı getirdiğinden, analitik perspektifi canlı tutmada önemli işlevler icra eder. İnsan soru sormaktan ve kurcalamaktan vazgeçtiği anda kendinden vazgeçmiş demektir. Ne var ki paradoksal bir biçimde yine insanı saldırganlaştıran en önemli muharriklerden biri çelişkileridir, çünkü onları gideremediği ve yüzleşemediği için kaçmak ister ve kendini güçlü olduğuna ikna etmek için dışarıdan hedef seçer ve oraya patolojik bir şiddet uygular. Bu, bir kendini ispat çabasıdır ve kendine sahte bir güven teminidir. Çoğunlukla da bunun farkında değildir ve farkında da olmak istemez insan. Ne var ki burada kaçtığı şey aslında çelişkileri değil tutarsızlıktır ve bunları karıştırmaktır aslı mesele. Ancak “insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” derler. Kısmen doğru olan bu ifade, hayatla kurduğumuz ilişki biçimi dolayısıyla doğru tarafına tekabül eden bir durumu ifade ediyor.
Kelimeler de insanlar gibidir, bazen daha evvel verdiğimiz anlamı vermiyor, buruşuyor, bazen de genleşen bir balon gibi büyüyor ve anlamı ağırlaşıyor. Bunun sebebi, bunları algıladığımız ekolojinin değişmesidir. İnsanlar, nasıl bulundukları ortama göre bir duygu ve düşünce iklimine giriyorsa, kelimeler de öyledir. Bu yüzden, sesler, imalar, imgeler de bulunduğumuz ortama göre anlam ve derinlik değişikliğine uğrayarak karşımıza çıkarlar. İşin esasında bu çok olumlu bir durumdur. Çünkü hayatın kavrayamadığımız ya da ihmal ettiğimiz veya hesaba katmadığımız vecheleri karşısında uyaranlar (düşünce ve fizik gerçekliğimize etki eden) olarak işlev görürler. Kimi zaman ‘ bir ah çeksem karşıki dağlar yıkılır’ türküsünün ne kadar sahici, hatta içimizdeki kor ateşe karşı ne kadar yetersiz kaldığını gözlemlediğimiz olmuştur.
Bir başkasının rüyasından uyanır gibi yaşamaya alışmış bir kültürün çocuklarıyız. Bu yüzden yaşadığımız hayatın ne kadarının bize ve gerçekliğimize ait olduğunu sorgulamak işimize gelmez. İşimize gelmez, çünkü bu konuda düşünmek, maliyeti yüksek bir meseledir ve biz her zaman kolay yolu bulma konusunda ustalıklı bir maharete sahibiz. İşimize gelmez, çünkü hakikatin ne olduğu konusunda o kadar hazırcı ve kısa devre çözümlere alışmışız ki bu alışkanlığa uymayan bir şey hakikat dışı gibi gelir ve kabaca, bir yara bandını tek hareketle çeker gibi söküp atarız o düşünceyi gündemimizden. Bundan olacak ki Yusuf’un gömleğini hep kanlı sanırız. Bundan olacak ki sevgiyi sınanan bir şey olarak görebiliriz. Oysa onu neyle sınayabiliriz ki? Yusuf’un zindandaki durumu neydi, algısı neydi, hisleri neydi, aradığı neydi ve nelere seviniyordu? Bu konuda yeterince ve çok yönlü kafa yorduğumuzu sanmıyorum, çünkü konformizm ve tepki kültürümüz buna müsaade etmiyor. İçinde bulunduğumuz korteks (zar-çeper) ve soluduğumuz atmosferin bizde yarattığı bağışıklık aynı zamanda zihinsel bağışıklık sistemimiz haline gelmiş. Bazı düşlerin sadece yorumlanabilir olduklarını ve onları gerçekleştirmenin muhal olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Yusuf ancak düşleri yorumlayabilirdi, onları gerçekleştiremezdi. Başka bir açıdan, onları gerçekleştirecek kişi Yusuf değildi.
Akıl ve nesneler arasındaki bağ aslında aklın kendisidir. Akıl bir bağ kurma ve bir yere bağlama işlemiyse eğer, bulunduğumuz koşulların gerçekliğimizle bağını sahici kılmak en makul olandır. Hayat her koşulda kendini taptaze üreten bir nehirdir ve akışını engellemek mümkün değildir. Bu yönüyle penceremizin baktığı yer her neresiyse, burası hayatımız içinde bir yere tekabül ediyor ve fakat hayatın bundan ve buradan ibaret olduğu yanılsamasına izin vermeden bu gerçeğin sınırlarını daha öteye taşımamız gerekiyor. Keşiflerimizin bittiği zaman, aradığımızı bulduğumuzu zannettiğimiz andır ki aslında en büyük keşfimizin aramak olduğu imkânından vazgeçmektir bu.
Yağmur sonrası o temiz havanın insanda bir şeylere başlama duygusu uyandırması gibidir bazı zamanlar ve bu yağmur sonrası zamanı bizim belirlememiz mümkün değildir. Böyle bir arzu ve ihtiyacımız olsa bile bunun ‘bilenin üstünde bir bilen’ tarafından takdir edildiğini bilmek çok değerli bir duygu. İnsan gerçekten bilinmezliklerle dolu ve onu değerli kılan yönlerden biri de bu sırrı. ‘Hakikat’ konusundaki açlığı, insanın en tahrik edici bilgelik azığıdır. Kudemanın deyişiyle “aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” paradoksu çok derin ipuçları vermektedir. İnsan doğasına ilişkin, mesela kapalı havanın insanda kasvet uyandırması nedendir ve insan neden kendini huzursuz ve gergin hisseder? Bazen sebebini bilmediği ama zihninde ve yüreğinde taşıdığı çekilmez bir ağırlık olur. İçinde yaşadığı mekâna yabancılaşır ve yadırgamaya başlar yerini. Keder ve hüzün neden aynı duyguya karşılık gelmez? En azından bir boyutuyla keder bir pişmanlığa işaret ederken hüzün bir özleme, yani öteye uzanmaya işaret eder.
Hayatın karmaşıklığı ve her geçen gün daha da karmaşık hale gelmesi, insan gerçeğini değiştiren bir gerekçe değildir. Herkes kendi ‘an’ının sorunları ve imkânları ile yaşar ve bunları aşabilenler, aynı zamanda ‘aşma’ bilincini sürekli tutabilenlerdir. Bazen doğru olanı ve yaşamın nasıl bir düzeni olduğunu herkesin kendisinin düşünmesi gerek; çünkü bu hiçbir kitaptan öğrenilmez. Bazen bir işi yaparken ya da bir hedefe doğru hareket ederken, o işi yapmaya yardım eden unsurlar ve o süreç içinde yaşananlar, o işi yapmaktan daha değerli ve anlamlı olabilir. Ya da zor durumda kalan biri için ona yardım etmekten çok ona yardım edebilecek birilerinin bulunması daha anlamlı ve değerli olabilir. Her anın kendine özgü dinamikleri ve değerleri vardır ve bunlar her zaman aynı tartı ve ölçü ile hesap edilemez.
Daha uzun yazmak isterdim. Ancak başlangıç için bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyor ve bunların senin için ne ifade ettiklerini gerçekten bilmiyorum. Ne sen Musa’sın şimdi ne de ben Harun. Yazdıklarımın bir paylaşım olduğunu ve imalar içermediğini bilmeni isterim. Biliyorum, yazdıklarımda Harun’un Musa’ya duyduğu sıcaklık yok, olması da gerekmiyor ve bunun mimarının ben olmadığımı düşünüyorum. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilecek kadar yaşadım. Oradaki ikametini Rabbim ne kadar takdir eder bilemem ama sana yazmaya devam edeceğim.
Sana Rabbimden hayırlar diliyor, sabrını cemil ve sabahını qarib kılması için dua ediyorum. O’nun emanında ve ikliminde kal.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —