admin admin

Tarih: 06.04.2012 21:33

DARBE, DEVLET FİİLİDİR

Facebook Twitter Linked-in

DARBE, DEVLET FİİLİDİR
 
Modern dünyanın en önemli açmazlarından, daha doğrusu şirretliklerinden biri de herkesin bildiği bir şeyin “ herkes tarafından bilinmesine rağmen” bilinmesine uygun bir hayat seyrinin elde edilememesidir. Bu gerçeğin en önemli örneği bu yazının yazıldığı günlerde yaşanmaktaydı. Elbette ki 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen darbenin faillerinin yargılanmasından söz ediyorum. Söz konusu darbenin uluslar arası sistemin ve özellikle ABD’nin isteği ve desteğiyle gerçekleştirildiğini herkes biliyor. Ve dahası neredeyse 1990’lı yılların başından beri sıdkımızı sıyıracak sıklıkta duyduğumuz, “dış destek olmaksızın hiçbir darbeyi gerçekleştirmek mümkün değildir” gerçeğini de unutmamak gerekiyor. Bu gerçekleri, söz konusu darbeyi gerçekleştirenler bile kabul etmekte ve bu gerçeğin kendilerinin mazur görülmesi konusunda dikkate alınmasını da “sıkılmadan” istemektedirler. “Dış istek ve destek” sayesinde gerçekleştirilen askeri darbelerin Türkiye’yi yıllarca gerilettiği iddiasını dile getirenler, Türkiye’nin dünya yüzeyinde tuttuğu yer ve rolü sorgulamayı hiçbir dönemde dile getirmediler.
 
12 Eylül darbesinin faillerini yargılayanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin denetlenen bir ülke olduğu gerçeğini gözden uzak tutmak üzere söz konusu yargılamayı gerçekleştiriyor olmasınlar? Bu soru, Türkiye’nin uluslar arası sistem içersinde aldığını düşündüğü yeri sorgulamaya dönüktür ve dahası bu soru, Türkiye’deki esas politik damara “merkez” özelliğini kazandırmak imkânına da sahiptir.
 
Buraya kadar serdettiğimiz düşünceler dolayısıyla 12 Eylül darbesini gerçekleştiren şahısların yargılanması sürecini küçümsediğimi düşünenler yanılırlar. Bilakis, söz konusu şahısların yargılanması dolayısıyla Türkiye’de gerçekleştirilen tüm darbelerin yargılanması gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum.
 
Yakın siyasal tarihimizi anlamak için gösterilmesi gereken esas dikkat, tarihin “olduğu gibi görülmesi” yeteneğidir. Yaşanılan üç askeri darbenin ilki, yani 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe ve onu takip eden 1961 anayasası uzun yıllar boyunca “özgürlükçü” bir anayasa olarak Türkiye’nin adeta zavallı olan kültürel ortamlarında övüldü. Sonraki yıllarda Süleyman Demirel, “Türkiye bu anayasa ile yönetilemez, bu anayasa anarşist yetiştiriyor.” diye meydanlarda bağırıp duruyordu. Ve yine sonraki yıllarda ve özellikle 1980 darbesi sonrasında Demirel’in sözünü ettiği anarşistlerin başımıza bir bela gibi örülen darbelerin gerekçesi haline getirildiğini anlayıverdik. Kenan Evren, bu gerçeği şu sözlerle özetlemişti: “Şartlar olgunlaşmamıştı.”
 
Sosyal ve siyasal yapılara askeri müdahaleler aracılığıyla getirilen denetimin, yani askeri darbelerin aleyhinde oluşturulan kamuoyunun demokratik nitelikte olduğu ve dolayısıyla benimsenmesi gerektiği yönünde bir kabul var artık, tüm dünyada. Bu gerçeğin ardında elbette ki söz konusu darbelere karşı verilen mücadelelerin payı var, ancak bu pay, söz konusu kamuoyunun oluş(turul)masındaki tek etken değildir. Hatta en büyük etken, söz konusu darbelerin gerçekleşmesini sağlayan kaynaklardır. Zira bugün söz konusu darbelerin gerçekleştirilmesini birer ameliye olarak sağlayanların yargılanması, toplumsal bir baskının sonucu olarak başlamamıştır.
 
Kültürel ve siyasal koşullarımız siyasal ve kültürel sınırlarımızı aşabilen nitelikte değil ve dahası bu durumdan şikâyet eden toplumları oluşturamıyoruz. Bu gerçeğin sebebiyet verdiği en büyük açmaz, yaşadığımız vakıaların kaynakları konusunda tutamaksız kalışımızdır. Tüm dünyaya her anlamda açık coğrafyalarda (siyasal, kültürel, sosyal, askeri, ekonomik ve beşeri coğrafyalar) yaşamamıza rağmen, yaşadığımız her vakıayı ya tümüyle dış dinamiklerle veya iç dinamiklerle açıklama eğilimi, anlaşılabilinir değildir. Bu eğilim, özellikle yaşadığımız coğrafyalarda her biçimde yaygınlık kazanıyor ve bu türden eğilimlerin kökeninde zihinsel olgunluk seviyesinden başka bir şey bulunmamaktadır.
 
Modern insanla geleneksel insan arasındaki en önemli fark, meselelerin kaynaklarını aradıkları zemindir. Yani modern insan başına bir şey geldiğinde şu soru aracılığıyla çözüm arar:
 
“Bana ne yaptılar da, başıma bunlar geldi?” “Bana, bunu kimler yaptı?”
 
Geleneksel insan soruyu bu biçimde sormazdı ve sorduğu soru aynen şu biçimde şekillenirdi:
 
“Ben ne yaptım da başıma bunlar geldi?”
 
İki yaklaşımdan sadece birini benimseyerek hareket etmenin doğruluğunu işaret etmeye çalışmıyorum. Ancak her insanın fark edebileceği ve aslında farkında olduğu bir şeyi işaret etmeye çalışıyorum:
 
Meselelerin oluşumu ve çözümü konusunda her insan -ister istemez- başroldedir.
 
 

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —