admin admin

Tarih: 27.04.2013 18:38

İslami Hareket ve Yakın Tarihimiz

Facebook Twitter Linked-in

İslami Hareket ve Yakın Tarihimiz
 
“İslami hareket, oyun gücünü merkezden alıp çevreye devretme imkânından başka bir şey olsaydı, II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Türkiye’de ikinci bir cumhuriyetin kurulması da kaçınılmaz olurdu.”
 
Fırat Mir DİDAN
 
 
Yukarıdaki ifade ile uzun bir süreden beri ara vermek zorunda kaldığım yazılarıma tekrar başlamak istedim. Kanaatim odur ki Sayın Didan’ın yukarıya alıntıladığım ifadesi özellikle Orta Doğu çevreninde yakın tarihi izah edebilmek bakımından çok önemli birikimleri ve işaretleri barındırmaktadır. Bugüne kadar kaleme almaya çalıştığım yazılarımda özellikle bu noktaya, yani Müslüman dünyanın İslami hareket, devlet, modernleşme konularındaki şaşkınlığını işaret edebilme noktasına gelebilmek hatırına yazdım. Uzun bir süreden beri yazılarıma ara vermemin en önemli sebebi de bu duyarlılık dolayısıyla gerçekleşti. Aslına bakarsanız, son cümle dolayısıyla çok önemli makaleleri kaleme aldığım ve bu makaleleri okuyan insanların çok önemli insanlardan oluştuğu zannına sahip olduğumu düşünebilecek insanlar olabilir. Bunun kısmen zann olmadığını belirtmem gerekiyor. Çünkü çok önemli insanlara hitap ettiğimi düşünmekle beraber çok önemli olduğunu düşündüğüm alanlarda da yazıyorum. Zihnimizde beliren, birer türev olarak üretilen ve yer alan düşüncelerin sınanması gerektiği konusunda neredeyse hiçbir geleneğe sahip olmayan bir kültürel ortamdayız. Çünkü zihnimizi ve onun sonuçlarını dikkate alan bir duyarlılığı üstün tutmuyoruz. Yazılarıma özellikle bu sebeplerle ara verdiğimi belirtmeden geçmemin doğru olmayacağını düşündüğüm için böyle bir girizgâha ihtiyaç duyduğumu da belirtmiş olayım.
 
II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan en önemli gerçeklik şuydu: II. Dünya Savaşı’nın kesin galibi ABD’dir. Bu ifadeyi vurgulamakla anlatılmaya çalışılan şey ise, dünyanın neredeyse her anlamda bir merkez çevre ilişkisi içerisinde belli bir standardizasyona tabi tutulması gerçeğidir. Merkez-Çevre ilişkisinde her değişim/dönüşüm, merkezden çevreye doğru yayılır-dayatılır. Yani çevrede bir değişim yaşanıyor ise, söz konusu değişimin kaynaklarının merkez dolayısıyla gerçekleştiğini, harekete geçtiğini anlamak gerekiyor. Bu gerçeklik, içerisinde bulunduğumuz dünya sisteminin her büyük parçasında ve her biriminde aynı biçimde gerçekleşmekte ve dayatılmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, devlet denilen toplum programı-amaçlar birlikteliği biçimindeki gerçekliğin gerçekleşmesini engelleyen en önemli unsur, sözünü ettiğimiz bu merkez-çevre ilişkisidir. Gücün, oyun gücünün, siyasal ve ekonomik erkin, merkezden çevreye doğru bir baskıyı gerçekleştirebilmesinin en önemli sebebi ise, merkezin özellikle zihinler üzerinde gerçekleştirdiği kontroldür. Bugün içerisinde yaşadığımız dünya sisteminin üzerimizdeki etkisi, özellikle zihinlerimiz üzerinde kurduğu kontrol sistemiyle gelişmektedir.
 
II. Dünya Savaşı sonrasında gelişmiş ve olgunlaşmış olan merkez çevre ilişkisi, dünya sisteminin hem kendi içinde hem de her biriminin içerisinde çalışan bir sistemdir. Bu bağlamda özellikle İsmet İnönü’nün ve Mustafa Kemal’in kontrolündeki Türkiye’nin II. Dünya Savaşı öncesindeki yönelimleri oldukça manidardır. Nasyonal Sosyalist Parti’nin kontrolündeki Hitler Almanya’sından tutun da Stalin’in kontrolündeki SSCB’ne varıncaya değin dünyanın her yönünde arayışlar vardır ve bu arayışlar II. Dünya Savaşı öncesindeki belirsizlik dolayısıyla oluşmaktadır. Kurulacak olan dünyanın mimarının apaçık bir biçimde ortaya çıkmamış oluşu, tüm dünyada belirsiz bir bekleyişe yol açmakta ve nihayet II. Dünya Savaşı’nın kesin galibinin kapitalizm ve kapitalizme uygun olarak biçimlenmiş bir demokrasi (ABD) olduğu, miladın 1945 tarihinde anlaşılabildi. Bu tarihten sonra tüm dünyada genel bir demokratikleşme yaşandı. Elbette ki ülke yöneticilerinin ve merkezin işbirliği sayesinde bu demokratikleşmeden etkilenmeyen ve etkilenme ihtimali olsa bile, bu ihtimalin bertaraf edilmesi için gereken her tür askeri, sosyal ve ekonomik tedbirler alındı.
 
II. Dünya Savaşı sonrasında demokrasi, özellikle sermayenin yaygınlaşabildiği, kontrol edebildiği, entegre edebildiği, kısacası tüm dünyayı homojenleştirebildiği (Küreselleşme) bir sosyal, askeri, kültürel, dini ve ekonomik toplum örgütlenmesini ifade ediyordu. Sistemin dışında kalabilen, sistemi dışlayabilme yeteneği olan en önemli unsur İslam idi. Çünkü İslam, bütün değerlerin tek bir değere (para ve çıkar) indirgenmesine şiddetle karşıydı ve tek dünyalı bir dünya görüşünün en büyük azgınlık olacağını ifade eden tek kaynaktı. Çünkü İslam, insan hayatının parçalanmasını ve her parçanın farklı ölçütlerle değerlendirilmesini ve kılgıya kavuşturulmasını azgınlık olarak nitelendiriyordu ve nitelendirmektedir. Savaş sonrasında tüm dünyada gerçekleştirilen demokratikleşme, özellikle ahalisi Müslüman olan ülkelerde gerçekleştirilmedi. Çünkü bu toprakların geçmişi, feodalizm dolayısıyla oluşmamış ve bu ülkelerde gerçekleştirilecek olan demokratikleşmenin İslamlaşma ile paralel bir seyir izleyeceği öngörüsü isabetle yapılmıştı. Özellikle Türkiye’deki devlet-millet ilişkisi bu gerçeğin belirleyiciliğinde biçimlenmiştir. İslam’dan uzak durarak ve hatta İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık göstererek bir sosyo-politik ortam teşkil edilmiş ve böylelikle Müslümanların (bu düzlemde Müslüman halk sadece ve sadece merkezin çevresi konumundaydı) oyun gücü ellerinden gasp edilmiştir. Buna rağmen Müslüman halk, demokratik işleyiş içerisinde kalarak bu ablukadan çıkmanın yollarını aramışsa da, Müslüman halk, özellikle yüksek kültüre dönük mesafeliliği dolayısıyla parçalanmış ve yekpare bir gücü gösterememiştir.
 
Türkiye’de gerçekleştirilen askeri darbelerin, Türkiye’nin NATO üyeliği sonrasında gerçekleştiğini hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Yani Müslüman halkın oyun gücünü eline alma ihtimalinin doğduğu her evrede demokratik işleyiş kesintiye uğratılmakta ve bu akameti meşrulaştırmak için de toplum içinde sıcak çatışma ortamları yaratılmaktadır ki, bugün söz konusu sıcak çatışmaların kaynağında askeri darbe faillerinin olduğunu da biliyoruz. Sayın Didan’ın sözünü ettiği çevre, elbette ki Müslüman halktır ve bu Müslüman halkın oyun gücünü ele geçirme ihtimali, yani Müslüman halkın merkezleşmesi ihtimali, her evrede ülkedeki yönetimin askeri kadrolarca silah zoru ve anayasal güvencelerle ele geçirilmesine sebebiyet vermektedir. Yani Sayın Didan’a göre Müslüman halkın gösterdiği merkezleşme eğiliminin, İslami hareketten ayrı bir gerçeklik olarak değerlendirilmesi hem mümkün değildir, hem de özellikle İslamcılar açısından ölümcül bir hatadır. İslami hareketi, Afgani-Abduh çizgisini bir biçimde sürdüren ve merkezin illegal alana sıkıştırdığı yapılanmalardan ibaret saymanın ne kadar büyük bir hata olduğunu özellikle 1980 ve 1999 tarihleri arasındaki deneyimler çok iyi göstermiştir.
 
Sayın Didan’ın yazımıza konu olarak seçtiğimiz sözünün önemli kısımlarından biri de “ikinci cumhuriyet” ifadesidir. II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada gerçekleştirilen demokratik gelişmelerin Türkiye’de de gerçekleştirilmesi yönünde düşünen, bu talebi dillendiren insanlara “ikinci cumhuriyetçi” denmektedir. Yani alıntıladığımız söze göre Türkiye ahalisi Müslüman olmasaydı, oyun gücü, bugünkü dünya sisteminin tabiatına uygun olarak merkezden çevreye kabul edilebilir bir seviyede devredilebilir ve 1923’te kurulan patrimonyalizme benzer cumhuriyet belli bir oranda, en azından bugünkü seviyede bir değişime uğrayacaktı. Bu bağlamda bugün Türkiye’de yaşanan değişimin ana tabanının Müslüman halk ve liberallerden (İkinci Cumhuriyetçilik) oluşması da manidardır.
 
Oyun gücünün merkezden çevreye devredilmesinin İslami hareket olarak değerlendirilmesi, aslında Sayın Didan’ın uzun bir süreden beridir dillendirdiği “İslami hareket, bir hak alma hareketi olmaklığı dolayısıyla var olmalıdır” ifadesiyle de oldukça örtüşmektedir ve kanaatim odur ki yazımıza konu olarak seçtiğimiz bu ifadenin uzun erimli düşünümlerle ele alınması zorunluluğu en azından bu topraklar açısından hayati önemdedir.
 

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —