A. Baki KARACA

Tarih: 10.03.2013 18:26

SAĞLIK ENDÜSTRİSİ VE HASTANELERİMİZ GERÇEĞİ

Facebook Twitter Linked-in

SAĞLIK ENDÜSTRİSİ VE HASTANELERİMİZ GERÇEĞİ
 
Bu yazımda ilimizdeki sorunlar baz alınarak ancak ilimize has olmayan, ülke genelinin tamamının maruz ve muhatap olduğu genel ve açık bir sorundan bahsetmek istiyorum. Sağlık sektöründe yaşanan gelişme ve değişimler, bunun vatandaş hanesindeki yansımaları ile birlikte bir de çalışanlar açısından ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor.
 
Öncelikle Van’da meydana gelen deprem ve dolayısıyla hastanelere giden hastalardan muayene ücreti falan alınmayacağının ifade edilmesine rağmen, eczanelere ilaçlarını almaya gittiklerinde sisteme yüklenmiş borçlarla karşılaşan vatandaşların maruz kaldıkları haksızlığın bir uygulama hatasından öte temel bir bakış açısının yansıması olduğunu düşündüğümü ifade etmek isterim. Bu konuda yapılan beyanlar, basına yansıyan açıklamalara rağmen bu sorunun pratik olarak yaşanıyor olması bu düşüncemi destekleyen gelişmeler. Depremle canı yanmış insanımızın her devlet kurumuna gittiğinde bir sorun ve fatura ile karşılaşması can sıkıcı olduğu kadar ahlak dışı bir dışavurumu da içeriyor diye düşünüyorum. Kurumlarımızın ne kadar kokuştuğunu ve bu kokuşma ve çürümenin sokağa taştığını görmek gerek. Sembolik bir miktar dahi olsa alınan bu muayene ücretlerinin parasız alınması gereken sağlık hizmeti ilkesine mugayir olduğu ortada.
 
Kuşkusuz Recep AKDAĞ döneminde başlatılan ve kademeli olarak uygulamaya konulan ve devletin, yolun ortasına konulmuş koca bir kaya gibi duran hantallığını aşarak, her kesimden vatandaşın sağlık hizmetlerine ulaşabiliyor olması imkânını sağlaması devrim niteliğinde bir çalışma ve gelişmedir. Sıra almak için geceden yatak yorgan getirip sıra kuyruğunu kaptırmamak için hastane koridorlarında ya da hastane kapılarında yatılan günlere tanıklık etmiş biriyim. Bu çalışmaları inkâr etmenin ne vicdanla ne de insafla bağdaşmadığını düşünen birisi olarak bu gelişmeleri bütün içtenliğimle takdir ediyorum. Yine ilaç fiyatları ve ilaç alımında getirilen kolaylık ve bunun bir yansıması olarak elektronik reçete sistemine geçilmiş olması da çağın imkânları ile birlikte düşünüldüğünde, önemli ölçüde sektördeki yığılma ve art niyetli yaklaşımların önünü kapatacak nitelikteki çalışmalar. Ne var ki bütün bu ve bundan sonraki yaşanacak olumlu gelişmeleri takdir etmekle beraber, sunulan bu hizmetlerin bir lütuf olmadığını, devlet açısından bir görev ve zorunluluk olduğunu asla ve asla hatırdan çıkarmamak gerek. Çünkü vatandaş açısından bu bir ‘hak’.
 
Bir devletin, vergisini aldığı ve vatandaşlık sözleşmesiyle temel haklarını garanti ettiği vatandaşına karşı bir görevidir bu. Bir program oluşturarak kurumsal kimliğini oluşturduğu ve anayasa marifetiyle kendini tanımladığı biçimiyle vatandaşın bu haklarını karşılamayı bir ödev olarak üzerine almış olması dolayısıyla bu o kadar da çarpıcı değildir. Kaldı ki yürütmenin bu konuda pratik tavırlar geliştirmesi ve bürokratik tıkanıklığı aşmaya çalışması her şeyden önce kendisinin nefes alabilmesi için bir zorunluluktur. Ayrıca bu iktidarın sadece oylarını aldığı ve vaatlerde bulunduğu seçmenine karşı değil, yetki alıp temsil ettiği ülke halkları için yerine getirmesi gereken anayasal bir görevdir. Kendilerinden öncekilerin beceriklisizliği, kötülüğü ve art niyetlerine bakıp, bunların onlardan farklı olduğunu iddia ederek bu iktidarın her tür politikalarını büyük hata ve yanılgılarıyla birlikte bir torbaya doldurup bu torbayı da süsleyip bezemek, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek demeye gelen bir alicengiz oyunundan başka bir şey değildir. Hükümetlerin görev tanımları, parti tüzük ve programları bu tür hizmetleri zaten zorunlu olarak gerektirmektedir.
 
Sosyal devlet ilkesi gereği vatandaşın ücretsiz olarak alması gereken hizmetlerin kanunda tanımlandığı gibi sunulmasını bir lütufmuş gibi sunmak çok da matah bir şey değildir. Ne var ki vatandaşın parasız sağlık hizmeti alması ve bunun her koşulda korunması ilkesi uzun bir zamandır yapılıyormuş gibi gösteriliyor, ancak göz boyama yöntemleriyle yavaş yavaş paralı hale getirilmeye, eskinin özel hastane koşullarına geri getirilmeye çalışılmaktadır. Hasta olan vatandaşın sağlık sorunlarını çözmek, gerekli tedavileri görmek için gittiği devlet hastanelerinde birtakım bürokratik oyunlarla paralı sistem uygulandığını görüyoruz maalesef. Hastanelere muayene için belli bir yüzde oranında para yatırma olayının kaldırılması, muayene ücretinin olmadığı anlamına gelmiyor. Bu, eczanelere ilaç almaya gidildiğinde vatandaşın karşısına çıkıyor ve vatandaş ilaç alacağı zaman bu parayı ödemeye mecbur kalıyor. Yani muayene bile ücretli. Anayasal güvencede bulunan bir hak, işte böyle bürokratik çelmelere nasıl ihlal ediliyor? Eğitim gibi sağlığın da her koşulda parasız sunulması gereken temel bir hizmet olduğu gözlerden kaçırılarak ve bunun için farklı yöntemler izlenerek paralı halde yürütülüyor. Bağkurlu ya da sigortalının kendi primlerini ödemek zorunda bırakılması da bu oyunda yine haksızlığın sistematik olarak sürdürüldüğünü gösteren bir başka alan. Bu yapılarak asgari ücretlinin elindeki avucundaki bir şekilde sisteme aktarılarak yoksul kesimler eritilmek ve suça zorlanmak durumunda bırakılıyor. Zaten bu ülkede kanunlar en aşağıdakileri vurmuştur hep. Örümcek ağı misali, büyük sinekler delip geçiyor, küçükler takılıp kalıyor.
 
Bir başka açıdan bakalım: Burada ifade edeceklerim, başta Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi olmak üzere tüm devlet hastanelerinde görülen bir durum. Mesela her hekimin gelen hastasının hastalığını teşhis edebilmesi için elinde birtakım laboratuar verilerinin olması gerekmektedir. Bu veriler ve bilgiler olmadan teşhis koyabilmesi tıp ve tababet açısından mümkün değil. Oysa şimdiki yasal prosedürde hastaya bakacak hekime bu veriler için kısıtlı bir tahlil talebi getirilmiş ve hekim bu sınırlı tetkik talebinin dışına çıkamamaya, dolayısıyla vatandaşın hastalığı konusunda net bir fikir sahibi olamadığı için vatandaşı eksik veya yanlış teşhis ile yani onun sağlık sorununu tam olarak çözemeden geri göndermekle karşı karşıya kalmıştır. Yasaya göre tam tetkik isteyebilmesi, yani teşhis koyabilmesi için gerekli verileri elde etmek için, hastasının ‘yatan hasta’ olması gerekmektedir. Yatan hasta değilse bazı tetkikleri isteyememektedir. Hastasını yatan hasta göstermesi ise birçok farklı sorunu beraberinde getirmektedir. En basitinden sınırlı yatak sayısı olan hastane koşullarında yatakların dolmasına, gerçekten yatması gereken hastanın müşahedelerde, koridorlarda sürünmesine, acı çekmesine, acil müdahale gerektirebilecek vakalarda geç kalınmasına yol açmaktadır. Yine bu tetkikler istenecekse bunlar da belli kalemlerden sonra belli bir ücret tarifesine girdiğinden bu da ‘hoş geldin paralı sağlık hizmeti’ anlamına gelmektedir. Yani hekim sınırlı tetkik istemeye mahkûm ediliyor ve bu sınırlı tetkik kaleminden fazlası istenecekse bu da ayrı bir tarife ile vatandaşa fatura edilmektedir. Devlet hastaneleri buysa, özel hastanelerdeki durumu zaten söylemeye gerek kalmıyor.
 
Yine bazı özel hastalıkların teşhis ve tedavisi için açılmış birimlerin yeterli hasta girişi olmadığı için kapatılması hadisesi, olayın tam anlamıyla bir ticari işletme mantığıyla işletildiğini ortaya koymaktadır. Mesela ‘çölyak’ ya da ‘gut’ gibi (bunun gibi birçok hastalık sayılabilir) hastalıkların teşhisi için açılmış bu birimlerin yeterli hasta sayısı bulunmadığı için kapatılmasına, bu tür vakalarla gelen hastaların mecburen özel hastanelere gitmesine, oralarda da bu birimler bulunmadığı için bu hastanelerin batı illerinde anlaşmalı olduğu hastanelere sevk edilmesine yol açmaktadır. Burada iki-üç günde alınması gereken sonuçların ve konulacak erken teşhisin bu bürokratik engeller marifetiyle günlerce hatta aylarca beklenmesine yol açması insan hayatını açıkça riske etmekten başka bir anlama gelmemektedir. Yani “hastanemde birimi bulunmayan bir hastalıkla gelme, yoksa ölürsün” anlamına geliyor bu.
 
Bu iktidar sağlık alanında gerçekten kayda değer çok önemli gelişmelere imza attı. Ne var ki yaptığı çalışmaların vatandaş ve hak eksenli değil kurum ve mekanizma çıkarı eksenli olduğunu düşünüyorum. Yani tıkanıklıkları aşmak ve yeterli sağlık hizmeti sunmak insan hayatının biricikliği ve değeri değil, kurum çıkarları ve daha fazla kazanç sağlama kaygısı baz alınarak oluşturulmuş gibime geliyor. Sonuçlar ortada.
 
Hekimlerin yetki ve çalışma imkânları kısıtlanarak ‘insan hayatı’ konusunda hiçbir gelişme sağlanamayacağı, erteleme, geciktirme ya da kısma gibi kaygıların insan hayatı söz konusu olan yerde bir anlam ve değer taşımadığının bilinmesi, insan hayatının ve sağlığının bunu gerektirdiğinin görülmesi gerekiyor. Ne var ki hastanelerin başhekimlerinin artık tıp kökenli olmayabileceği hatta işletme mezunu olması gereği şeklinde çıkarılan yasalar bu alanın iyice bir endüstri halini aldığını göstermekte. Böylesine karmaşık ve gelir-gideri çok kurumlar için bir işletmecinin olması bir yere kadar gerekli, makul ve anlaşılır kabul edilebilir; ancak bir hekim duyarlılığı, vukufiyeti olmadan tamamen kazanç ve kâr mantığı üzerine kurulmuş bir zihniyetle bir ticari işletme olmaktan kurtulunamayacağını bir ilkokul çocuğu dahi bilir. Bir işletme mezunu olsun, ama hekimlere danışmadan, hekimlerin onay ve kararı olmadan insan sağlığının söz konusu olduğu bir yerde bir tüccarın karar alması ne kadar etik ve anlamlı olur? Çünkü tüccar, alınacak cihaz ve verilecek hizmetleri sadece maliyet ve kâr-zarar ekseninde hesaplayacak şekilde davranmaya yatkındır ve kurumu da bu pencereden algılamaktadır. Oysa hekimin aynı pencereden bakmadığı –tüccar olamayacağı- en azından teorik olarak beklenendir. (Bu cümleme gülecek kimselerin çıkabileceğini tahmin ediyorum; çünkü hekimler, memleketin en paragöz, paraya düşkün kesimi olarak bilindiklerinden, bu cümlemin ikna ediciliği konusunda kuşkulu olsam da, ben teorik olarak ve ahlak ilkeleri açısından cümlemin arkasındayım.)
 
Aynı şekilde sağlık çalışanlarına yönelik döner sermaye uygulaması üzerinde yapılan değişiklik ve düzenlemelerin adalet ve emek ölçütünün gözetilerek yapılması gereği ortadadır. İnsanın olduğu her yerde sui-istimalin olması kaçınılmazdır. Bir şey sui-istimal ediliyor diye namusuyla çalışanların hakkı gasp edilemez, iptal edilemez ve engellenemez. Ancak yasal boşluklar doldurulup yeni düzenlemelerle sui-istimallerin önünü alacak çalışmalar yapılabilir.
 
Sağlık çalışanlarının vatandaşla ilişki biçimi, bilhassa hekimlerin asosyalliği yüzünden yaşanan sıkıntılar gözden kaçacak denli değildir. Ancak hekimlerin agresifliği ve sert davranışlarının bütün sağlık çalışanlarına mal edilmesi ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti mazur gösterecek bir durum değildir. İstatistik ve anket çalışmalarını bir yana bırakıp kişisel gözlemlerim ve tecrübelerimle dahi ifade etmem gerekirse; hekimlerin vatandaşa bakış açısı ve davranış biçimi konusunda büyük yüzdelere varan kabalık, aşağılama, hasta yakını psikolojisini hesaba katmama, ciddiye almama, yok sayma gibi davranışları yüzünden bu şiddeti davet ettiklerine dair sayısız gözlemim olduğunu hatırlatmam gerek.
 
Sonuç olarak her kurum ve toplumda eksiklikler vardır ve olacaktır. Ancak temel mesele bu kurum ve toplumların kendilerini nerede konumladıkları ve nasıl tanımladıklarıdır. Bu yüzden sağlık sektörü dahil; insanı değil devleti, insan hayatını değil kurum çıkarlarını önceleyen her kurum zalimdir ve zalim üretmekten başka seçeneği yoktur. Kurum çıkarlarını gözetmemek gibi bir teklifimiz olamaz, bizim demeye çalıştığımız; kurum çıkarlarının insan hayatı ve sağlığından değerli ve öncelikli olamayacağıdır. İnsanımızın bu bakış açısını değiştirmesi yeterli değildir; çünkü bu bakış açısını dayatan bir sistemden bahsediyorsak, insanların yapabilecekleri de bir yere kadardır. Sistemin yani devletin değişmesi gerekmektedir ki bakış açısı değişebilsin ve insan için var olduğunu, kendisini var edenin insanlar olduğu gerçeği anlaşılabilsin. Sanırım bu da köklü bir anayasadan başka bir yolla olmayacaktır.
 
            Temel sorun, vatandaşı da sağlık çalışanını da ezen devletçi zihniyet ve kurumsal kazanç-başarı sarhoşluğudur, saplantısıdır. Bu, kişisel zaaflarla gelişebilen bir durum değil, ancak bir sistemin üretebileceği bir sorun ve sapmadır. Çünkü yalana, haksızlığa, sui-istimale ve çalmaya, insanı eksen almayan bu sistem zorlamakta ve teşvik etmektedir.
 
Sağlıkla kalın, sağlıklı kalın ki bu dönemde hastane ticarethanelerine düşmeyesiniz.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —