Mustafa AKMAN

Tarih: 23.12.2012 22:29

HADİS - SÜNNET İLİŞKİSİ VE TOPLUMUN ALGISI – II

Facebook Twitter Linked-in

HADİS - SÜNNET İLİŞKİSİ VE TOPLUMUN ALGISI – II
 
İlk dönemlerde ilim ehli arasında gelişen konulara paralel meydana gelen kavram kargaşası, zamanla şekillenen mezhep ayrışmalarının da etkisiyle farklı söylemlerin inşa edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu söylemlerin şekillenmesinde Resul (s) ve sonrası erken İslamî çağlarda mevcut olmayan bir kısım anlamların hadis ve sünnet kelimelerine yüklenmiş olması da etkili olmuştur.
Bu bağlamda kimi çevrelerde hadis, sanki Allah Resulü'nün dilinden aynen duyulmuş ve sanki bizzat O'na ait ifadelermiş gibi algılanır hale gelmiştir. Böylesi bir algılama hadisleri ilk dönemlerden itibaren tahlil etmeye çalışan bir kısım âlimlerin, sanki Allah Resulü'nü eleştiriyormuş gibi suçlanmasına sebep olmuştur. Bu ise zamanla hadislerin aslında Allah Resulü'nden rivayet olunan ve ona atfedilen sözler olduğu gerçeğinin unutulmasına yol açmıştır.
O kadar ki bugün herhangi bir hadis kitabını okuyan kimse, karşısında Resulullah'ı adeta dinler veya O'na ait bir ses/görüntü kaydını izler gibi okumaktadır. Bu yanılgı sebebiyle hadislere ilmî ölçütleri gözeterek eleştirel yaklaşan kimi araştırmacılar, sünneti reddetmek veya Resul'e itaat etmemek gibi ağır ithamlara maruz kalmıştır.
Şüphesiz bunun önemli bir nedeni hadis ve sünnetin eşanlamlı olarak anlaşılmaya başlanması olmuştur. Oysa ilerde anlam alanlarını verdiğimizde görüleceği üzere bunlar birbiriyle ilintili iki farklı şeyi ifade etmektedirler. Sünnet, nesilden nesile uygulana gelen Allah Resulü'nün Kur'an uygulamalarıdır. Bir amelin uygulanıyor olması ve bu uygulamanın bize kadar yaşanarak gelmiş olması sağlamlık olarak çok yüksek bir dereceyi ifade etmektedir. Hadisin bununla ilişkisi bu uygulamalardan bahsetmek; bizi uygulamalar hakkında bilgilendiren sözleri/rivayetleri içeriyor olmasıdır.
Risalet dönemi ve o döneme dair malumatı aktaran hadisler/ rivayetler sünnetin uygulama ile gelişindeki gibi güvenilirlik derecesi yüksek bir tarzda değil, sözel aktarımlarla kitaplara geçmişlerdir. Dolayısıyla ‘uygulamalar’ ile aktarımı bu tarzda yapılamamış mevzulardan bahseden ‘sözleri’ eş değerde görmek doğru olmasa gerektir. Böyle iken gelenekçi yanılgı, uygulamaların önemine ve sağlamlığına atfen, sağlamlık derecesi bu durumda olmayan rivayetleri sünnetle eş tutmakta ve onun kanatları altında hadisleri de ilişilemez kılmaktadır.
Belirtilen bu tutuma mukabil etki tepki veya ifrat tefrit zemininde bu kez hadisin de ötesinde sünneti de reddeden yaklaşımlar baş göstermiş ve ilk dönemlerde kimisi makul muhtelif nedenlerle vücut bulmuş itirazların yanında özellikle son asırlarda biraz da modernizmin dayattığı kompleksle hareket eden ve oryantalist tezlerin tekrarı olarak tanımlanabilecek bazı rijit söylemlere sahip çevrelere ve bunların yayımladıkları kitaplara şahit olunmaktadır. Bunların yanında samimi ancak fevrî davranan ‘Sadece Kur'an’ tezine sahip kimi zevatın, hadis ve sünnet kavramlarına bu türden yaklaşımları da çeşitli yanılgılara vesile olmaktadır.
Son kısımda belirtilen kimseler, gelenekçi hadis = sünnet şeklindeki yanılgıyı baz almaktadırlar. Bunlara göre hadis metinleri mutlaka yanlış ve Kur'an'la çatışıyor olmalıdır. Bu önyargıdan hareketle sünneti tümüyle tasfiye etmektedirler. Burada yapılan ve tabiatıyla yanlış olan, tanım ve nitelik açısından birbirlerinden farklı olan bu iki şeyin aynı kefede değerlendirilmesi ve benzer ölçütlerle eleştirilmesidir.
Haliyle, bir pratiğin/sünnetin, Kur'an'a uygun olması ve bizden önceki nesillerin kitlesel biçimde uygulayarak bize intikal ettirmiş olmasına, bu yaklaşım sahiplerince değer verilmiyor olması, sorgulanmak durumundadır. Zira bize kadar ulaşan böylesi uygulamalar üzerinde bu denli kitlesel bir konsensüs sağlanmış olması, bu uygulamaların bize Allah Resulü ve arkadaşlarından ulaştığının güçlü bir delilidir.
Burada ilkin ‘sünnet’ eşittir ‘hadis’ yanılgısına sahip insanların bu vehimlerine tepki zemininde derken kimi uydurma ve zayıf rivayetlerin tedavülde bolca dolaşıyor olması gerekçe gösterilerek başka bir hataya düşülmekte ve belirtilen tutumların reddi ve hadislerin inkârı yerine sünnetin topluca terkine gidilmektedir. Bu bakımdan ‘hadis’ ve/ya ‘sünnet’ reddiyeciliği, anlamaya yönelik, prensiplerle hareket eden bir yaklaşıma sahip değil demektir.
Allah Resulünden rivayet olunan ifadelere zamanla farklı sözlerin karışmış/ karıştırılmış olması, kimi dönemlerde bazı çevrelerin sistematik olarak hadis üretmiş olmaları, rivayetlerin aktarımı sürecinde aktaranların (ravilerin) örfi ve zihni öncüllerinin metinlere (hadis içeriklerine) etki etmiş olması gibi hususları gerekçe göstererek hadisin ve buradan hareketle sünnetin reddine ulaşmak doğru olmasa gerektir. Zira burada yapılacak olan, Kur'an'ı amel etmemize olanak sağlayan sünneti saf dışı tutmanın yollarını adeta keşfetmek değil, Resul aleyhisselam'ın temsilciliğini yaptığı Allah'ın meramını daha iyi nasıl yaşayabilirizin muhasebesini yapmaktır.
Hadis, Müslümanların bilinçaltını şekillendiren temel bir alandır. Bu alana dair problemleri çözme sorumluluğu bütün Müslümanlar için bir vecibedir. Hadise bakış bir nevi Kur'an'a bakışı belirlediğinden bunu tetkik ederek, klasik hadis kitaplarını yeniden inşa etmek suretiyle değil ama hadis kültürünü çeşitli saplantı ve töhmetlerden arındırmak, ilim ehlinin en önemli borcudur. Çünkü ilim ehli demek, eskinin mirasına konup, sadece onu pazarlayan, buna ilim adına hiçbir katkıda bulunmayan bir mirasyedilik demek değildir.
 
Hadis Ve Sünnet'in Tanımı ve Kavramlaşma Süreci
Hadis kelimesi sözlükte söz ve söylem anlamlarına gelmektedir. Kur'an'da hadis, حديث (hadis) ve أحاديث (ahadis) kipleriyle 28 yerde geçmektedir. Kur'an'ın geniş anlamda kullandığı hadis ifadesi, Resulullah'a atfedilen sözleri de kapsadığı gibi, öncelikle hadislerden biri olan Kur'an'ın, ahsen'ul-hadis olarak başka hiçbir sözün kendisiyle eşdeğerde kabul edilemeyeceğini ifade etmektedir. Bu manada evrensel prensipler koyarak diğer tüm sözleri ilzam eden, onlardan istifade ölçüsünü belirleyen tek furkan, Kur'an'dır.
İnsana uyanıkken veya uykuda duyurulmak veyahut vahyedilmek suretiyle iletilen her söze (Ğaşiye 88/1; Yusuf 12/101), ayrıca anlatılan kıssaya (Taha 20/9; Naziat 79/15, Buruc 85/17) ve yapılan konuşmaya da hadis denmektedir. Hadis kelimesi İslamiyet'le birlikte farklı bir anlam kazanmış ve Resulullah'ın sözlerini ifade eder olmuştur. Daha sonraki süreçte Resulullah'tan rivayet edilen sözler anlamında kullanılmaya başlanan bu kelime bilahare hatalı bir şekilde sünnet kavramıyla neredeyse özdeşleştirilmiştir.
Bazı hadis âlimleri, Peygamber'in (s) yaratılışıyla ilgili özelliklerini (şemail) ve ahlaki vasıflarını da hadisin kapsamına almıştır. Kimileri ise, hadis teriminin kapsamını daha da genişleterek sahabe ve tabiinin şahsi beyan ve fetvalarını da buna dâhil etmiş, Peygamber'e ait olan hadislere merfu, sahabeye ait olanlara mevkuf, tabiine ait olanlara da maktu adını vermişlerdir. Sonraları merfu, mevkuf ve maktu terimlerinin hepsini ifade etmek üzere haber kelimesi kullanılmaya başlanınca bir kısım âlimler sadece merfu rivayetlere, bazıları da merfu ve mevkuf rivayetlere hadis demeyi uygun görmüşlerdir.
Yine ilk devirlerde Resulullah'ın söz, fiil ve takrirleriyle birlikte sahabe ve tabiine ait her türlü haberi ifade etmek üzere ‘eser’ kelimesi de kullanılmıştır.
S.n.n. (سَنَّ - س ن ن) kökünden türemiş olan sünnet (السنة) kelimesi sözlükte, ‘tutulan yol, tavır, gidişat, adet, hüküm ve olaylar’ manalarında kullanılır. Bu kelime Kur'an-ı Kerim'in on bir suresinin on altı yerinde geçer. Bunlardan ikisi çoğul سنن, diğerleri ise tekil سنة olarak zikredilir.
Kur'an'da sünnet kelimesi genelde değişmez kanunları ifade etmektedir (Al-i İmran 3/137, Fatır 35/43). Fakat aynı kelime zamanla Peygamber'in (s) izlediği yol, hareket tarzı ve yaşayış biçimine isim olarak da kullanılmıştır. Buna göre bahsi geçen kavramlar yerli yerinde kullanıldıklarında hadis, ‘Peygamber'e (s) ait olduğu kabul edilen bir söz/ rivayet’ iken; sünnet bu sözleri de aşan, ‘Resulullah ve çevresine ait uygulamalar’ bütünü olmaktadır.
Hadis ve sünnet kavramları hicri dördüncü yüzyıldan itibaren birbirinin yerine kullanılmaya başlanmış ve bundan sonra hadis âlimlerince bu iki terim genellikle birbirine eş anlamda görülmeye başlanmıştır. Ancak bu terimlerin doğup geliştikleri dönemdeki anlamlarını bilmek çok önemlidir. Çünkü bunların ifade ettikleri içerik, en geç hicri üçüncü asırda kitaplaşmış ve ondan sonra da bu içerikte önemli bir değişiklik olmamıştır. Muhteva değişmediğinden, buna göre ortaya çıkmış olan terimlerin anlamlarının değişmesi de pek makul gözükmemektedir. Bu iki terim zamanla eş anlamlı olarak kullanılmış olsa da burada bilinmesi gereken husus, sünnetin genellikle uygulama, fiil ve davranışa işaret ettiği; hadisin ise bu uygulamaları da içeren sözlü ve bilahare yazılı rivayetler olduğudur. Ancak bununla beraber Peygamber'in, O'nun (s) arkadaşlarının ve onları takip eden neslin dinle ilgili söz ve uygulamaları, bize rivayetler (hadis) şeklinde ulaştığı ve doğal olarak bu da sünnetten daha kapsamlı olduğu için hadis, bu ilim dalının adı olmuştur.
Esasen hadis ve sünnet, Araplar arasında, İslam gelmezden önce de bilinen ve sözlükteki değişik anlamlarıyla kullanılan kelimelerdi. Bu yüzden Kur'an, onların bildiği bu kelimelere birçok ayette yer vermiştir. Ancak İslam geldikten sonra, bu iki kelimenin kullanım alanı yavaş yavaş değişmiş ve bir süre sonra bunlar, Muhammed aleyhisselam'ın söz ve uygulamalarını ifade eden özel terimlere dönüşmüştür.
Bazı rivayetlere göre Peygamber (s) hadis ve sünnet kelimelerini hem sözlük hem de terim anlamlarıyla kullanmıştır. Peygamber'in (s), bu kelimeleri daha önceden bilinen sözlük anlamlarıyla kendi sözü ve fiili için de kullanması gayet doğaldır. Ancak bu kelimelerin, özel bir anlam kazanması ve dolayısıyla kavram haline gelmesi için belli bir sürenin geçmesi gerekeceğinden, Peygamber'in (s) hayattayken bu iki kavramı daha sonra oluşan terim anlamlarıyla kullanıp kullanmadığı merak konusu olmuştur.
Bu konuda örnek verilen hadislerden biri şöyledir: Ebu Hureyre (v.59/679) naklediyor: Peygamber'e kıyamet günü senin şefaatine nail olacak en mesut kişi kimdir? diye sordum. Şöyle cevap verdi: Senin hadise olan arzunu bildiğim için, bu hadis hakkında hiç kimsenin bana senden önce soru sormayacağını tahmin etmiştim. Kıyamet gününde şefaatimle en mutlu olacak kişi, gönlünden gelerek samimiyetle la ilahe illallah diyen kişidir, dedi.
Burada hadis tamamen terim anlamıyla kullanılmış görünmektedir ve kelimenin bu anlamıyla kullanıldığını bu kadar açık gösteren başka bir rivayet de yok gibidir. Şu halde meşhur hadis mecmuası Buhari'nin Sahih'inde geçmekte olan bu hadisin -eğer sahihse-, doğru anlaşılıp yorumlanmadığı söylenebilir. Çünkü yapılan araştırmaların ortaya koyduğuna göre, Peygamber'in (s) hayatında bu kelimeler henüz kendi sözlerini işaret eden bir ıstılah haline gelmemiştir. Kanaatimizce bu rivayette geçen hadis kelimesi ‘konu-mevzu’ anlamındadır.* Kelimenin sözlük anlamları içerisinde bu da mevcuttur ve Kur'an-ı Kerim'de de bu anlamın yer aldığı iki ayet vardır. Mesela ayetin birinde: Başka bir konuya dalıncaya kadar onlarla oturmayın... (Nisa 4/140; ayrıca bkz. En'am 6/68) ifadesinde geçen ‘hadis’ kelimesi bu anlamdadır.
Hadis kelimesinin bu anlamı dikkate alınınca, Ebu Hureyre (r) rivayetindeki söz konusu hadisin anlamı şöyle olur: ‘Senin bu konuya olan merakını bildiğim için senden önce hiç kimsenin bana bu konuda soru sormayacağını tahmin ediyordum.’
Şayet rivayete bu anlamı vermenin olanaksız olduğu ve bunun bir zorlama olduğu söylenecek olursa, o zaman bu rivayetin sonradan ortaya çıktığını ve birtakım amaçlarla imal edildiğini kabul etmemiz gerekecektir. Çünkü hadis ve sünnetin terimleşme süreci, rivayetin Peygamber (s) devrine ait olmasına imkân vermemektedir. Kaldı ki ‘hadis’, şefaat merkezli tartışmaların yoğun yaşandığı dönemlerde, bu tartışmalardaki taraflardan bir kesimin kendi düşüncelerini teyit amacıyla Resulullah’tan destek alma adına ürettikleri bir anekdota benzemektedir.
Öte yandan yapılan araştırmalarda sünnetin, Kur'an'dan sonra İslam'ın ikinci kaynağı olduğuna işaret eden ve kelimenin terimsel anlamına vurgu yapan rivayetlerin Peygamber'e ait olmadığı görülmektedir. Buna göre sünnet, Ayşe (v.58/678), İbn Abbas (v.68/688) ve İbn Ömer (v.74/693) gibi genç sahabeler (r) vasıtasıyla kavramlaşmış ve yaygınlaşmıştır. Bu ise zaman olarak hicri 40–70 yılları arasına denk gelmektedir. O halde sünnet kelimesinin hadis ilminde ifade ettiği anlamda bir terim haline gelmesi, Peygamberimizin vefatından yaklaşık 50 yıl sonraya tekabül etmektedir.
 
* M. Yaşar Kandemir'in bu hadisten anladığı, burada ifade ettiğimizden daha farklıdır. Ona göre, Resulullah, burada hadis kelimesini kendi sözlerine yönelik yani ıstılahî manada kullanmıştır. [Bkz. Hadis Maddesi, DİA, 15/27–28); Öte yandan Hadis maddesinin, Diyanet Vakfı'nın çıkardığı bu İslam Ansiklopedisi'nde (DİA) adı geçen kişi tarafından hazırlanmış olmasının bir talihsizlik olduğunu söyleyebiliriz. Geçen yüzyılların verdiği rehavet ve bunun getirdiği zihni yorgunlukta oluşmuş kanaatleri sabite kabul edip o zeminde durmayı marifet bilen bir anlayışı temsil eden yazar, hadis ekolünün oluşan nihaî tezini tahlil etmeden aynen aktarmakla iktifa etmiştir. Güzelim ‘madde’ bu haliyle güme gitmiştir kanaatindeyiz. Esasen müellif aynı tavrını Abdest maddesinde ‘Kur'an'a abdestsiz dokunma’ durumunu işlerken de sergilemiş, Vakıa 56/79 ayetini, ilgisiz ve sebepsiz yere abdestsiz dokunamamanın gerekçesi saymıştır.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —