admin admin
Tarih: 14.12.2012 15:06
DEVLET ve DEMOKRASİ
DEVLET ve DEMOKRASİ
Uzun bir süreden beri kaleme almaya çalıştığımız bu mesele, elbette ki belli bir düzen dâhilinde yayınlanan makaleler sayesinde belli bir çözüme kavuşamaz. Kültür dünyamıza egemen olan kolaycılık ve ego yetersizliği, bazı şeyleri anlamanın bazı şeyleri yapmaktan daha önemli olabileceğini anlamamızı engellemektedir. Hiçbir ödemede bulunmadan paketlenmiş ve neredeyse satılığa çıkarılmış düşüncelerden(?!) medet ummak bir yana, sahip olduğumuz ve neredeyse karşılığında beş para bile ödemediğimiz düşünceleri(!?), ön yargıları, birer kutsal metin niteliğinde imiş gibi her insan tekine dayatmamız da diğer bir önemli meselemizdir. Elbette ki insan teki kaçınılmaz olarak ön-yargı denen durumu yaşayacaktır ve fakat sahip olunan ön-yargıların bedavaya getirilebildiğini, daha doğrusu bedavaya getirilebildiğini zannetmenin de mümkün olduğunu biliyoruz.
Bu makaleleri ele almaktaki maksadımız, çok önemli meselelere birer çözüm önerisi sunmak değildir ve bu yönde bir hedefe sahip olmanın sahici dayanaklarının da bulunabileceğine inanmıyoruz. Bu makaleleri kaleme almaktaki maksadımız, bu yönde düşünen, arayışta olan insanlara bizim de kendileriyle “aynı yöne bakmakta” olduğumuzu gösteren işaretler sunabilmektir.
İnsan toplulukları o kadar büyük acılarla karşılaşabiliyor ki, söz konusu acıları çektikleri an ve bu acıların şiddeti dolayısıyla, bu acılarla karşılaşmadan önce sahip oldukları hedeflerin sahip olunmaya ve ulaşılmaya değer olup olmadığını sorgulamaya başlıyorlar. Oysa aynı insan evi yandıktan sonra ve evinin külleri arasında hayatını da sürdürebilmektedir. Acı karşısındaki kadim tavrımızın sorunlu olması, hayatlarımızı birer cehenneme dönüştüren meselelerin biçimlenmesinde de büyük roller oynamaktadır. “Acıdan kaç, hazza yaklaş” biçimindeki slogan ve yönelişin, bizlere ödettiği maliyetleri hesaplayabilmemizin imkânı yok. “Yemek buldun mu ye, dayak buldun mu kaç” biçiminde de şekillenen refleks, beşeri, beşer kalmakta sağlayan en önemli unsur oysa. Yemeğin, cazip olanın tuzağa konacağını ve dayağın da bizi ulaştığımız bir olumluluktan uzaklaştırmak üzere atıldığını fark ettiren şey, beşeriyetin insanlığa geçişini sağlayan bir uyanış niteliğinde olduğunu fark etmemiz gerekiyor. İnsanlığın antresinin beşeriyetten ibaret olduğunu bizlere öğretebilen tarih, insanlaşmanın adeta bir namus olduğunu da göstermektedir. Buraya kadar yaptığımız mülahazalar dolayısıyla acıların içine üstünkörü bir biçimde dalmamız gerektiği yönünde çıkarsamalarda bulunanların, izah etmeye çalıştığımız düşünceleri anlamadıklarını da ifade edelim.
Daha önce de belirttiğimiz gibi devleti meydana getiren unsurların devleti meydana getirmesi gereken unsurlardan farklı olması dolayısıyla ulaşılan sonuç, devletin uy-ruğu olduğu milletin/milletlerin sahip olduğu tüm atılım potansiyellerinin tahrip edilmesidir. Devleti teşkil eden yegâne unsur, devleti kuran insan topluluklarının üzerinde anlaştıkları/anlaşabilecekleri bir toplum programının varlığıdır ve program birlikteliği gibi bir unsurun dışında yer alabilecek olan bağların (kan bağı, dil bağı, din bağı vb.) birer kurucu unsur haline getirilmesi durumunda ulaşılacak olan sonuç, millet/milletler ile devlet arasında açılması kuvvetle muhtemel olan devasa bir boşluktur. Bugünün dünyasında söz konusu boşluk dolayısıyla oluşan meseleler, dünyayı tam bir kaos ortamına mecbur bırakmaktadır. Bugün bu boşluk dolayısıyla oluşan meseleler, dünyayı büyük oranda etkileyebilen güçlerin manevra alanını da genişletebilmektedir. Dünyanın neresine bakarsanız bakın, söz konusu meseleler dolayısıyla oluşan ateş hatlarını, soğuk savaşları görebilmeniz mümkündür. Bu ateş hatlarının, soğuk savaşların oluşturduğu acılar, söz konusu boşluğun nasıl anlaşılması, nasıl bir çözüme kavuşturulması gerektiği konusunda çoklukla aşılamaz gibi görünen ve umut kırıcı engellere de sebebiyet vermektedir.
İnsan tekinin bir devlete uy-ruk haline getirilmesi, söz konusu devletin, uy-ruğu konumuna soktuğu insan topluluklarının, devleti, bir program birlikteliği biçiminde tasarlamasıyla meşruiyet kazanır. Yani devlet oluştuktan sonra insanın kendisine uyumunu gerektirir ve fakat devlet oluşumunu, insan topluluğunun sadece program bağı dolayısıyla sağlar. Bu bağlamda insan devletin değil, devlet insanın uy-ruğudur ve bu uy-rukluk sürekli olarak insan topluluğu tarafından değiştirilir, dönüştürülür ve üretilir. Özellikle modern yüzyılın müşahhas sonuçları ile karşılaştığımız dönemlerden itibaren devlet, insan topluluklarının meydana getirdiği programlardan bağımsız bir biçimde oluşturulmuştur ve bu oluşumun ana tayin edici etkenlerinden biri de sermayedir. Sermaye ile sermayedar arasındaki ilişki konusunda zihinlerimizde oluşmuş olan konforların ya da düzenlerin gerçeklikle olan uyumu hususunda ne kadar sorgulamada bulunsak o kadar yararlanacağımız da açıktır. Sermaye sahiplerinin içersinde oldukları durumları, sermayedarların zekâlarıyla izah etmek, gerçekle aramızdaki uzaklığı göstermeye yeter. Yani modern zamanlarda sermaye ile sermayedarın sahip olduğu zekâ arasındaki bağ, tamamen tali bir meseledir. Sermaye, kendini kendi yapısal özelliklerine borçlu olan bir yapıyı ifade eder. Sermayedarın zekâsı ile sermayenin zekâsı arasındaki ayrımın farkını fark etmememiz durumunda içersinde bulunduğumuz sistemin tabiatı konusunda cahil kalmamız an meselesidir. Sermaye ya da paranın bir aklı olabileceği fikri bizlere yabancı geliyor ise, sahip olduğunuz parayı tümüyle inisiyatifiniz dâhilinde “kullanamadığınız” gerçeğinden de haberdar değilsiniz demektir. En azından içinde bulunduğumuz sistemin kurduğu bankacılık sisteminin bir iskelet görevi gördüğünü ve söz konusu iskelet dolayısıyla istediğiniz gibi hareket edemeyeceğinizi fark edebilirsiniz. En alt düzeydeki dış ticaret hukuku bilgisi bile paranın ve giderek gücün arttırılması ilkesinin tabiatına uygun bir sistemin teşkil edildiğini fark etmemizi sağlayabilir. Günümüz dünyasında devlet, sermayenin jandarmalığını yapmak ve işleyişini kolaylaştırmak ve sürdürülebilir kılmak adına işleyiş gösterirken, bu işleyişin insan topluluklarının enerjisini dönüştürmesi gerektiğinin de farkında olarak hayatiyetini sürdürmektedir. Söz konusu insan toplulukları, mevcut devletin/devletlerin teşkilinde elbette ki bir rol oynamaktadır ve fakat bu rolün, devletler tarafından dikkate alınmasının sebebi, söz konusu insan toplulukları karşısında duyduğu insani sorumluluk duygusu değildir. Kullandığımız(?!) eşyaların sahibinin biz insanlar mı olduğu yoksa kullandığımızı sandığımız eşyaların mı bize sahip olduğu meselesi, tamamen modern bir meseledir ve söz konusu eşyaların temini karşılığında ödenen toplam bedelleri, bu eşyaların bize sağladığı tatmin seviyesiyle kıyasladığımız zaman, kazın ayağının hiç de bizim sandığımız gibi olmadığını anlayabiliriz.
İnsan teki ile zenginlik arasındaki ilişki, oldukça çelişkili ve sakıncalı bir ilişkidir. Zenginler, zenginliklerinin kaynağının bir gün yoksullar tarafından anlaşılmasından korkarlar. Yoksullar da söz konusu kaynağa bir gün sahip olabilecekleri imkânının varlığına sevinerek didinirler. Kısacası, insanın yeryüzünde bulunuş sebebine aykırılık teşkil edecek olan her yapılanma, önünde sonunda insan doğasının çelişkileriyle boğuşur bir halde bulacaktır kendisini. İnsan tekinin yeryüzündeki durumunun neden böyle olduğu sorusu, bizi kaçınılmaz olarak kendi içimizde hiçbir koşulda değişmeyen bir mutlak’a bağlamamız durumunda çürütücü işlere bağlanmamızı engelleyebileceğini gösteriyor. Neden yeryüzünde bulunduğumuz sorusuna karşılık olarak verdiğimiz yanıt, nasıl ve niçin yaşayacağımız sorularının yanıtlarını da kendi içinde taşımak zorundadır. Modernizm, insanın neden yeryüzünde olduğu sorusunu kendi varlığına meşruiyet kazandıracak biçimlerde cevaplayan her yanıtın yanında duruyor.
Tüm bu düşünceler doğrultusunda devlet, demokrasi ve demokrasinin ambalajı konusundaki düşüncelerimizi de yeniden elden geçirme zorunluluğumuz bulunmaktadır.
Devlet, sadece ve sadece bir insan topluluğunun gerçekleştirdiği bir program birlikteliği, bir amaçlar birlikteliğinin rızaya dayanmasıyla gerçekleşir. Dikkat ederseniz eğer “insan topluluğu” ifadesini özellikle vurguladığımızı fark edebilirsiniz. İnsan topluluğu ifadesini seçiyoruz, çünkü ancak bu ifade söz konusu insan topluluğunun sadece bir insan topluluğu olduğunu ifade ediyor. Yani Müslümanlar, Hıristiyanlar, Seküler olanlar, Yahudiler vs., bu unsurların tamamı, söz konusu ifadenin altında ya da içinde bulunan unsurlardır. Yani devleti teşkil eden insan topluluğunun içinde her unsur da (Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar vb.) bulunabilir, tek veya iki unsur da. İnsan topluluklarının örgütlenmeleri konusundaki dayatmalar, söz konusu insan topluluklarını birer insan topluluğu yapabilen biçime veya tarza aldırmaz ve yok sayar. Bu noktada sorulması gereken diğer bir önemli soru şudur:
“Bir insan topluluğunu, bir insan topluluğu haline getiren şey nedir?”
Her insan topluluğunu bir insan topluluğu haline getiren şey, söz konusu topluluğu, tanımını yapmaya çalıştığımız devletin teşkiline götürebilen unsurdur. Yani bir insan topluluğu, kendisini kendisi yapabilen, kendisini kendisi için kılan unsurların yedeğinde bir devleti (program birlikteliği) teşkil edebildiği takdirde bir insan topluluğunun koşullarına ve imkânlarına kavuşur. İnsan topluluklarının koşullarına ve imkânlarına kavuşmamış olmak demek, insanlaşmaktan çıkmak demek değildir ve fakat insan topluluğu koşullarına ve imkânlarına kavuşamadıklarını itiraf edenlerin, “insanlığımızdan utanıyoruz”, “insan gibi yaşamak istiyoruz” dediklerine de her an şahit olabiliriz. Haysiyet duygusunu zedeleyen ve giderek yok eden yozlaşmaların her alanda gerçekleştiğini fark edebilir isek, izahını yapmaya çalıştığımız gerçekleri de fark edebiliriz.
Devlet ve insan toplulukları arasındaki boşluk, yani insan topluluklarının arzuladığı program birlikteliği ile mevcut program birlikteliğinin, yani devletin arasındaki boşluğun giderilmesi konusunda şu an için gösterilen çabaların neredeyse tamamı, günümüz dünyasında şiddeti ve giderek silahlı ve örgütlü şiddeti bir yıldırma (terör) yöntemi olarak benimsemektedir. Mevcut devletlerin, mevcut küresel sistem içersindeki konumu da, benimsenen yıldırma yöntemleri karşısındaki tavrını belirlemektedir. Mevcut devletlerin küresel sistem içersindeki konumu ve meşruiyeti ile bu devlete dönük yıldırma yöntemlerinin ana kaynakları da aynı kaynaklardan oluşuyor. Çıkarların örtüşmesi veya çelişmesi, içersinde bulunduğumuz sistemin refleks ve atraksiyonlarını sağlıklı veya gerçeğe uygun bir biçimde okumamızı engelliyor. Karar noktalarında hangi görüşmelerin yapıldığı ve dolayısıyla hangi dolayımlardan geçilerek hangi kararların alındığı konusundaki zaafımız, gözlerimizi devre dışı bırakarak yüksek ihtimalle kaybedeceğimiz bir savaşa sürüklüyor biz insanları. Siyasal ve sosyal ve hatta dini retoriklerin hakikati yansıttığı yanılsaması ile oradan oraya sürüklenen insan kitleleri, oldu-bittilerle her türden köleleştirici muameleye tabi tutuluyor. Temsil ettiğimiz değerleri zayıflatabildiğimiz oranda, yüzümüze mikrofon tutulan bir dünyanın mensuplarıyız.
Devletin bir program birlikteliği olarak tasarlanması dolayısıyla demokrasinin kendi gerçeklerimizi birer asli unsur sayarak gerçekleşmesinin kolaylaşacağını fark etmemiz gerekiyor. Yani demokrasi ile onun ambalajı konusundaki ayrım, kendi gerçeklerimizi devre dışı bırakmaksızın devleti biçimlendirmemize yarayacaktır. Demokrasinin ambalajı ile birlikte kabul edilmesi demek, demokrasinin kendi gerçeklerimizi (örneğin Müslümanlığımızı) asli birer belirleyici unsur olarak kabul etmemesi demektir. Bu bağlamda bu topraklarda benimsenebilecek olan bir demokrasinin en önemli niteliğinin, demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak dayatılan laikliğin demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmemesi sebebiyle şekilleneceğini gösterir. Yani laiklik bu topraklarda demokrasinin mütemmim bir cüzü değildir. Bilakis kılgıya kavuşmuş haliyle laiklik, bu topraklarda anti-demokratik uygulamaların garantörüdür. Çünkü kılgıya kavuşmuş haliyle laiklik, demokrasiye, bu toprakların gerçeklerini reddeden bir ambalajı sağlamaktadır. Çünkü kılgıya kavuşmuş haliyle laiklik, demokrasinin bu topraklardaki gerçekleri, kendi köklerinden kopmaya zorlamaktadır. Demokrasinin bu topraklarda kendine uygun bir ambalajı edinmesi, demokrasinin bu toprakların gerçeklerini olduğu gibi benimsemesiyle imkânlar dâhiline girecektir. Demokrasinin bu toprakların bünyesine uygun bir ambalajı edinmesi demek, bu topraklarda İslam’a hayat hakkı vermek istemeyen düşüncenin onay verici kaynaklardaki “işgalini” sonlandırması demektir.
Devlet doğal eğilimleriyle, insan topluluğunun ya da topluluklarının oluşturduğu amaçlar bileşiminden oluşurken, insan topluluğunun kendi gerçeklerini dışlamaksızın kendine uygun ambalajı edinmiş olan bir demokratik işleyiş.
Demokrasiyi bir öz olarak kavramak istiyor isek, söz konusu özün, devletin tanımında zaten bulunduğunu da görmeliyiz. Öyle bir devlet tanımı yapıyoruz ki, söz konusu tanım, demokrasiyi zaten evleviyetle içeriyor ve fakat devletin, yani program ya da amaç birlikteliğinin içeriğinin insan topluluğunun, demografik, sosyal, dini vb alanlarda sürekli olarak değişebileceği gerçeğini göz önünde tutmamız nedeniyle demokrasinin bir sürekli olarak müdahale edebilme aracı olarak görülmesi gereğini de dikkate alıyoruz. Demokrasinin bulunduğu yere uygun bir ambalaj ya da taşıyıcıyı ve hatta sosyalleştirici sıfatını edinmesinin yolu ise, bulunduğu yerin gerçeklerini çok önemli birer tayin edici kaynak olarak görmesiyle mümkündür. Bu topraklarda örneğin Kürt meselesinin varlığı, Müslümanlığın bu topraklarda bir azınlık ya da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesinin sebebi, demokrasinin ithal, şizoik (gerçek dışı) bir ambalajı edinmiş olmasıyla izah edilebilir. Ve dahası, bu topraklarda demokrasinin bu topraklara özgü bir ambalajı edinmemiş olması, bu toprakların tüm potansiyelini heba etmeye de yetmektedir ki, zaten devletin tanımını hakikate aykırı bir hale koyan en önemli unsurlardan biri de budur.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —