admin admin

Tarih: 24.11.2012 15:49

DEMOKRASİ VE AMBALAJ

Facebook Twitter Linked-in

DEMOKRASİ VE AMBALAJ
 
Günümüz dünyasında demokrasi dendiğinde bundan bir yüzyılı aşkın bir süre önce temeli hümanizmaya dayalı olan değerleri anlamak, çağcıl dünya sisteminden haberdar olmamak demektir. Artık demokrasi dendiğinde temeli yüzyıl önceki trendin temsilcisi olan hümanist değerleri anlamaktan öte piyasa mekanizmasının ya da ultra-kapitalizmin her alanda geçerli sayılmasına yol açan kültürel, askeri, siyasal, sosyal ve ekonomik (daha doğrusu insan türünün yaşamının tüm alanlarında geçerli olabilecek olan) bir yapılanmayı anlamak durumundayız. Kapitalizmin ya da sermaye hâkimiyetinin küresel bir aktör haline gelişini sağlayan ve sağlayacak olan demokrasi pazarlamasının karşısında durmak isteyecek olan kaynakların muhtemel tavır ve tutumlarının toplamından oluşabilecek olan hareketlerin nasıl bir yönsemeye sahip olabilecekleri konusunda dünya sisteminden dolayı acı çeken her toplumun mevzu hakkında belirli hazırlıkları olmak zorundadır. Söz konusu hazırlığın sağlanması konusunda vazgeçilmez değerde olan en önemli ve giderek yegâne unsur durumunda olan şey, yüksek kültürden başkası olmasa gerek.
 
Yüksek kültür dediğimiz olgunun en önemli kısmını oluşturan etkin kaynak, bu topraklarda yaşayan Müslüman kavimlerin vazgeçmiş olduğu İhkak-ı Hak gibi bir yaşam koşuludur. Özellikle yaşadığımız hayat ve onun biçimi konusundaki kararların verilmesi ve bu kararların doğruluğu konusundaki iradesizliğimiz ve giderek yetersizlik ve yetkisizliğimiz, yaşanan tüm karmaşa ve oldu-bittilerin faturasını bizlere ödetmektedir. Ehven-i şer denen şeyin, aslında kötünün uygulama sahası bulabilmesi için önemli bir fırsatı ve gerekçeyi yarattığını göremeyen bizler, yaşadığımız hayat dolayısıyla, yaşamak istediğimiz hayatı oluşturabilecek imkânları hazırlayacak olan tedbirleri gün geçtikçe yok ediyoruz. Kötü olanın katlanılabilir bir miktarının olabileceğini bizlere dayatan ve bizleri bu fikre adeta bir panik imiş gibi kaptıran en önemli yoksulluk kaynağımız, içersinde olduğumuz kültür keşmekeşidir. İçinde bulunduğumuz sistemi, tanınabilir ve mücadele edilebilir kılacak unsurların en başat olanı, dilin biçimlendirici etkisine açılmış olan ve tarihi bugüne tekabül edebilen bir bütünlükle algılamamızı sağlayabilecek olan yüksek kültürdür. Unutulmaması gereken diğer bir tutamak noktası ise, sahte olanın gerçeğin yerini tutabilmek dolayısıyla var olduğu yönündeki gerçekliktir.
 
Uzun bir süreden beri sözünü ettiğimiz demokrasi pazarlamasının günümüz dünyasında harekete geçirici bir etken olabilmesinin en önemli dayanaklarından biri, içersinde tutulduğumuz sosyal cenderedir. Özellikle Müslüman toplumların içersinde bulunduğu var oluşsal meselelerin kaynağında yer alan gerçekliklerin sorgulanması ve bu sorgulamalarda duçar olduğumuz konformist bakış açılarının bir kenara “itilmesi” gereği bulunmaktadır. Bugün neredeyse her Müslüman toplumun tabi tutulduğu eğitim ve bu eğitimin hedefi, tarzı konusunda fark etmemiz gereken ilk mesele, söz konusu eğitimden geçen her bireyin içersinde bulunduğu sistemi işleten, işletebilen nitelikteki bir “eleman” “yetiştirdiği” meselesidir. Özellikle bu yüzden söz konusu eğitimin, dünya sistemini çeviren çarkların herhangi bir yerine yerleşebilmek için verildiğini de görmemiz gerekiyor. İçersinde bulunduğumuz sistem, eğ-itimin şahsiyeti inşa eden yanıyla bağlantı kurabilmiş bir dünya görüşüne sahip değil. Yani eğitim dediğimiz şey, mantıklı olmanın tek meşruiyet kaynağı olduğunu dayatmak üzere biçimlendirilmiştir. Oysa mantıklı olmak, kötü, çirkin ve yanlış olmamızı engelleyebilen bir tutamak noktası değildir. Yani hem mantıklı hem de zalim olabilirsiniz modern dünyada. Tabi tutulduğumuz eğitim, intikam duygularımızı ve bilinçlerimizi törpüleyerek, “olan oldu” diyerek zulme rıza göstermemiz konusunda bizi ikna etmeye çalışıyor. Haklı olduğumuz halde uzlaşmayı dayatıyor ve bu duruma rağmen kafalarımızın içersinde bile yer alamayan ideallerinin ve ideallerimizin faturasını gelecek nesillere ödetircesine her birimizi bir diğerimizin gözünde yok ediyor. Öyle bir toplumu teşkil ediyoruz ki, yaşam standardımızdaki her gelişim, bizi diğerlerinden koparıyor. Öyle bir toplumu teşkil ediyoruz ki, toplumun yalanlar ve sahtekârlıklar üzerine kurduğu güvenlik, en yakınımızdaki insanlara duyduğumuz güvenin bile gereksiz olduğunu hissettiriyor her birimize. Sahip olduğumuz şeref duygusunu, istediği an bizlerden alabileceğini bize hissettiren modernizm, vicdanın içimizde bir merkezi teşkil edebilmesine tahammül edemiyor. Hayatımızın tehlikede olmadığını, tehlikenin hayatımızın içinde olduğunu ifade etmeye çalıştığımızı unutmadan içersinde bulunduğumuz meseleleri ele almamız gerekiyor:
 
Pazarlanan demokrasi karşısında kabaca üç farklı tavırdan söz etmemiz mümkündür bugün ve bu tavırların ilki, pazarlanan demokrasiyi bütün koşulları, ambalajları ve getireceği kuvvetle muhtemel olan sonuçlarıyla birlikte kabul etmek biçiminde gelişiyor. Bu tavrın, önünde sonunda tüm dünyayı egemenliği altında tutmaya niyetli olan dünya sistemiyle bütünleşmemizi ya da söz konusu sistemin bir bileşeni (Peripheral Device=Çevresel (merkeze bağımlı ve bağlı) Aygıt) olmamızı sağlamaktan ötede bir anlama sahip olamayacağını anlayabilmek için dahi olmaya gerek yok. Bu tümden teslimiyetçi tavır, sistemin dayatmalarına karşı bir direnç göstermediği halde, teslimiyeti sağlayan süreç içersinde o ülke insanlarının birçok kargaşaya ve her türden sıkıntıya muhatap olmayacağı yönünde bir avantajı da garantilemiyor. Yani tümden teslim olunmasına rağmen direniş gösteriliyormuşçasına sonuçlarla karşılaşmak kuvvetle muhtemeldir. Sistem tarafından ambalajlanmış ve koşullandırılmış bir demokrasinin kabulü, bir ülkenin sistemin üst birimleri tarafından belirlenmiş olan yere oturmaya ve yine sistemin üst birimleri tarafından belirlenmiş olan rolü ya da rolleri oynamaya gönüllü olmak demektir. Böyle ülkelerin, yukarıda da belirttiğimiz gibi belli bir direnişi gösteriyormuşçasına sonuçlarla karşılaşması kuvvetle muhtemeldir ve giderek bu ülkelerin sistemin metropolündeki soğuk ya da sıcak çatışmalardan etkilenmemesinin mümkün olamayacağı gerçeği dolayısıyla güçlü olanların birbirlerine karşı manevralar gerçekleştirebilecekleri alanlara dönüşmemesi de mümkün olamayacaktır. Bugün özellikle sistemin imtiyazlı alanlarının dışında silahlı şiddetin bir terör ya da yıldırma yöntemi olarak uygulanabilmesinin temelinde de bu açmaz bulunmaktadır.
 
Devletin bir program birlikteliğinin teşkil ettiği amaçlar toplamı olarak tasarlanması, söz konusu devletin kendi gerçeklerine uygun bir demokrasiyi teşkil edebilmesinin temelidir ve bu bağlamda devleti meydana getiren gerçeklik, ne kan bağı, ne kavim bağı, ne din bağı ve ne de dil bağıdır. Devleti meydana getiren tek bağ, program bağıdır ve söz konusu bağın dışında bağlar üretmek, demokrasinin dayatılabilir bir biçimde kılgıya kavuşmasını zorunlu kılar.
 
Pazarlanan demokrasi karşısındaki ikinci muhtemel tavır, demokrasiyi tümden reddetme yönündedir ve bu yön, her şeyden önce dünya sisteminin dıştan kuşatabildiği diktatörlüklerden başka bir sonuca yol açmamaktadır ve bunun en iyi örnekleri özellikle Kuzey Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’da yeterince görülmüştür. Bu tür diktatörlükler ya da kapalı rejimler, dünya sisteminin oynadığı büyük oyunda vakti geldiği zaman birer joker olarak kullanılabilecek bir biçimde yapılandırılmışlardır ki, bu gerçekleri özellikle Muammer Kaddafi’nin ölümünden sonra ortaya çıkan belgeler ve sonuçlarla anlamış bulunmaktayız. İran devrimi öncesinde Tudeh Partisinin İran’daki iktidarının bir operasyonla (Ajax Operasyonu) devrilmesi konusunda konuşulan şeyler, bundan on yıl önce bile birer komplo teorisi olarak değerlendirilirdi ki, geçen yıl Barack Obama, söz konusu operasyonun bir gerçek olduğunu sırtlanca bir özür ile kabul etmişti.
 
Demokrasiyi tümden reddetmenin öteki kanadı piyasa ekonomisine yabancı, sosyal ilişkilerin düzenlenmesi konusunda Batı’da yaşanan ve elde edilen deneyimleri dikkate almayan veya bu deneyimlerin sonuçlarından habersiz bir yön tutturmuş ve politik örgütlenmesinde katılıma, politik güç dengesinin açık tezahürlerine yer vermeyen, kısacası bir toprak parçasında bir doktrini gerçekleştirmeye çalışan bir rejime varır. Bu gerçeğin en iyi örneğini ömrü yüzyıl bile sürmeyen SSCB’de gördük. Bu iddialı rejim, hem dünya sisteminin demokrasi ambalajını teslimiyetçi bir tavırla kabul eden ülkelerin çektiği acıları misliyle kendi insanlarına çektirdi, hem de diktatörlüklerin dünya sisteminin elinde joker olma rolünü oynadı.
 
Demokrasinin tümüyle teslimiyetçi bir tavırla benimsenmesi ne kadar tehlikeli ve hatalı ise, söz konusu dayatmayı tümüyle reddetmek de o kadar tehlikeli ve hatalıdır. Böyle bir durumda yapılacak olan şeyi özetleyebilecek ve fakat içi sahici dayanaklarla doldurulabilmiş olan bir mottonun teşkil edilmesi gerekiyor:
 
Demokrasiye evet ve fakat ambalajına hayır!
 
 Dünya sistemi, bir milletin demokrasi konusunda çıkardığı meseleler dolayısıyla söz konusu milletin var oluş koşullarını demokrasi savunması gerekçesiyle ezebilmektedir. Demokratik işleyişin kabulü suretiyle demokrasi savunması gerekçesi ile uğranılan saldırıların bertaraf edilmesi mümkündür ve demokrasinin sahip olacağı ambalajın söz konusu demokrasiyi işletecek olan insanların eliyle üretilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu üretimin ilk koşulu, bu topraklarda yaşayan insanların tümünün “kendi kalabildikleri” bir yaşam alanını yekdiğerine açabilmesiyle oluşabilir. İnsan tekinin bireyleşebildiği yaşam alanlarının en temel gereksinimi, söz konusu insan teklerinin bireyliklerini kurumsal yapılara borçlu olmaması yönündeki gerçektir. Demokrasinin sahip olacağı ambalajın, yani demokrasinin taşıyıcılığını yapan, işlemesini sağlayan organizma ve örgütlenmenin, millet ya da milletler eliyle üretilmesi, söz konusu milletin ya da milletlerin direniş imkânlarını hazırlar. Demokrasinin kabul edilip ambalajının reddedildiği yönündeki ilk deneyimi, Nasyonal Sosyalist Almanya sonrasındaki, yani II. Dünya Savaşı’ndan çok ağır bir mağlubiyetle çıkmış olan Almanya’da görmek mümkündür. O dönemlerde Almanya’nın siyasal çatkısını (Nexus) teşkil eden ilke aynen şöyle ifade edilirdi:
 
“Ein Volk hilft sich selbst!”
 
“Bir millet başının çaresine bakar!”
 
Bu ilke, Protestan Reformasyonu’ndan bu yana bir kere bile terk edilmemiştir Almanya’da ve her seferinde Almanlar, galiplerin koşullarını biçimsel olarak kabul etmiş ve bu biçime içerik kazandırmayı, en önemli imkân olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda Cumhuriyet, bu topraklarda yaşayan tüm insanlar açısından çok önemli bir ümit kaynağını teşkil etmişti. Demokrasinin kabulü, demokratik işleyişin kabulü ile gerçekleşirken, ambalajının reddi, bu topraklarda yaşayan çoğunluğun Müslüman Türklerden ve Müslüman Kürtlerden, Ermenilerden ve diğer gayri-müslim unsurlardan oluştuğu gerçeğinin vazgeçilemez bir veri olarak kabul edilmesiyle mümkündü. Bu topraklarda yaşayan insanların Müslüman olan Türk ve Kürtlerden ve hatta Müslüman ve Hıristiyan Ermenilerden oluştuğu gerçeğini reddetmek, demokrasiyi ambalajıyla birlikte benimsemenin özellikle bu topraklardaki en iyi örneğini teşkil etti. Türk Modernleşme Hareketi, Türklerin Müslümanlıklarını ve elbette ki Kürtlerin Müslümanlıklarını, Müslümanlığın kaynaklarına uygun olarak anlama ve anlamlandırma taraftarı olmamakla, bu toprakların dünya sisteminin bir uydusu olmasını sağlayan temeli hazırlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tanımını yapamamış olan insan yığınları ne yapabilecekleri konusunda en ufak bir fikre bile sahip olamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dünya sistemine bağımlı sivil ve asker devlet kadrosunun ve bürokrasisinin, bu topraklarda yaşayan milletler üzerindeki “de facto üstünlüğüdür” ve bu üstünlük, demokrasinin ambalajının reddedilmemesi dolayısıyla gerçekleşen bir sapmadır. Demokrasinin ambalajının reddedilmemesi dolayısıyla bu topraklarda gerçekleşen devlet, bu toprakların gerçekleriyle hiçbir bağı bulunmayan varsayımlara ve Müslümanlığı Müslümanlıktan çıkaran mutant tanımlamalara yol açmıştır.
 
I. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, söz konusu dönemde İslam’a uzak durarak bir sosyo-politik ortamın teşkiline yöneldi. Bu yöneliş, dönemin yükselen güçlerini dikkate alarak gerçekleştirilmiş bir yönelişti ve II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada bu savaşın yegâne galibinin ABD olduğu anlaşılınca Türkiye’yi yöneten devlet ricali, çok partili hayata geçmek zorunda olduklarını hissettiler. Demokratik işleyişe geçilmişti ve fakat bu işleyişi, bu topraklara hiçbir faydası olmayacak bir biçimde kılgıya kavuşturmanın yolu, laikliğin demokrasinin mütemmim bir cüzü olarak algılatmaktan ve kılgıya kavuşturmaktan geçiyordu. Yani demokrasinin bizim üretmediğimiz ve zararını çektiğimiz ambalajını temin eden bir kaynaktı laiklik ki, bu kaynak dolayısıyla bu topraklarda yaşayan insanlar üzerinde oluşan de facto üstünlüğü kimlerin elde ettiğini izah etmemize gerek yok sanırım. Batı ile olan ilişkilerin yürüdüğü kanallar, bu toprakların gerçeklerini reddeden ve mümkünse yok etmeye yönelmiş olan bir kaynaktır. Müslümanlığın dünya sistemi tarafından bir tehdit olarak algılandığı gerçeğini fark etmiş olanlar, Müslümanların illegal alanlarda kendilerinin ve toplumlarının ömrünü tükettirmek uğruna ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Müslüman toplumların ağırlık noktalarını değiştiren ve siyasal düzen içersinde etkisiz bir ağırlığa ulaştıran/düşüren ambalajlı demokrasi, Müslüman toplumlar içersinde yer alan geleneksel cemaat yapılarını manipüle etmek dolayısıyla topluma büyük maliyetler getiren sonuçları dayattı.  Söz konusu geleneksel cemaatler, politik bir milliyetçiliği yürütebilecek çap ve mikyasa bile sahip değildi. Bu bağlamda Türkiye’de biçimlenmiş olan sağ politika, Müslüman toplumun tüm ağırlık noktalarını Müslüman toplumların aleyhine gelişebilecek mecralara yönlendirdi. Müslüman toplumların yekpare bir biçimde politik bir başarıyı kovalayamamasının en önemli sebeplerinden birisiydi yüksek kültür yoksunluğu. Yüksek kültürün temin edilebileceği tüm alanlarda devlet ve yedekleri, bir başka insan tipine iltihak etmenin ne kadar da yararlı olacağını adeta topluma dayattılar. Müslümanların ya da Müslüman toplumların politik bir başarıyı elde edebilmesinin yolu, başvuru yaptıklarında kesin çözüm üreteceğinden emin olabilecekleri bir kaynağa sahip olmalarıyla mümkündü ve bu hala mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu topraklarda sahip olduğu tanımın bir an bile gözden kaçırılmaması gereği vardır ve bu tanım dolayısıyla bu topraklarda yaşayan insanların “kendilerini kendi kılan” var oluş koşullarının hazırlanması açısından vazgeçilmez değerde bir veridir.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —