admin admin
Tarih: 24.09.2012 15:30
“BATI’NIN MASUMİYETİ” Mİ DEDİNİZ?
“BATI’NIN MASUMİYETİ” Mİ DEDİNİZ?
Müslümanlığın ya da İslam’ın bir tehdit değil, bir teklif olduğu yönündeki gerçek, içersinde yaşadığımız dünya sisteminin ya da ultra-kapitalizmin, Müslüman toplumları ve bu toplumlar hakkında tüm dünyada oluşmuş bulunan algıyı yönetmesini, daha doğrusu manipüle etmesini zorunlu kılıyor. Yani Müslümanlık bir teklif değil de gerçekten bir tehdit olsaydı, söz konusu Müslüman toplumları manipüle etme zorunluluğu da bulunmazdı. Müslümanlığın bir tehdit olduğu yönünde bir algının oluşturulması, Müslümanlığın, tüm dünyanın ve hatta Müslüman olduğunu söyleyenlerin bile hışmını üzerine çekebilecektir. Küreselleşme denen vakıanın en önemli sonuçlarından biri de şiddetin, sonuç verici, çözüm üretici bir terör (Terreur: Yıldırma) yöntemi olmaktan çıkmasıdır. Kabul etsek de etmesek de, savaş veya terör, siyasetin en önemli araçlarındandır ve dünya tarihi bunun eşsiz örnekleriyle gelişmiştir. Tüm Müslüman dünyanın anlaması gereken en önemli gerçekliklerden biri de Usame Bin Ladin’in öldürülmesi dolayısıyla içersinde yaşadığımız ve acısını çektiğimiz dünya sisteminin yeni bir Usame Bin Ladin ihtiyacına sahip olduğudur. Usame Bin Ladin’in öldürülmesiyle birlikte oluşan boşluk er ya da geç doldurulacaktır. Çünkü İslam’ın bir tehdit olarak algılanmasını sağlayacak olan unsurların, İslam’ın yeryüzündeki konumunu sevimsiz ve korkunç hale getirebildiklerini en azından son yirmi yıldır daha iyi anlamış olmalıyız. İslam’a dönük hakaretler karşısında sessiz kalınması yönünde geliştirilecek olan çözüm önerilerini kabul etmek ne kadar mümkün değil ise, söz konusu hakaretler karşısında artık sonuç verici hiçbir özellik taşımayan şiddetin ya da terörün bir çözüm önerisi olarak sunulması da mümkün değildir. 21. yüzyılda terör, dünya sisteminin imtiyazlı (örneğin UK, USA) alanlarında bulunan unsurların kendi aralarında oluşmuş bulunan meseleleri, başkalarının kanını akıtarak çözmesinden başka bir şeye yaramıyor.
Bugün Müslüman toplumlarda göze çarpan ve Müslümanlara zarar verdiği düşünülen kontrolsüzlüğün kaynağında, söz konusu toplumlardaki tek örgütlü yapının devlet olması yönündeki gerçek bulunmaktadır. Tek örgütlü yapının devlet olmasıyla oluşan durum, devletin konumunda bulunan uyrukların devlet karşısındaki konumunun tamamen pasif olmasıyla oluşuyor. Böyle yapılarda değişimin hiçbir toplumsal alt yapısı bulunmamaktadır, çünkü bu yapılarda devlet, toplum programı olarak anlaşılmış ve dolayısıyla biçim verilebilen unsurlar biçiminde tasarlanmamıştır. Özellikle Müslüman toplumlarda göze çarpan devlet ve millet ya da milletler arasındaki boşluk, devletin temel teorisine aykırıdır ve devletin vatandaş ya da yurttaş oluşturma, tasarlama yönündeki çabası, söz konusu Müslüman toplumların mirasına rağmen “Modernleşme Hareketleri” adı altında şekillenmektedir. Devletlerin, İslam karşısındaki tutumu, Müslüman insan öbeklerini kendi başına hareket etme ve algılama yönünde bir çabaya dalmalarını da gerektirmektedir ki, birçok açmazın kaynağında bu çaba bulunmaktadır. Laikliğin demokrasinin olmazsa olmaz türünden bir parçası olarak anlaşılması ve bu anlayışın dayatılması, Müslüman insan öbeklerini illegal alanlarda bir takım çabalara bel bağlamalarını sağlamaktadır. Müslüman toplumlarda laiklik, demokrasinin mütemmim bir cüzü olarak anlaşıldığında Müslüman toplumu, yaşama biçimleri arasındaki farklar dolayısıyla bölmek ve yönlendirmek kolaylaşmaktadır. Bugün demokrasi, kontrol edilmediği takdirde Batı açısından oldukça riskli bir yönetim biçimi olarak anlaşılıyor ve bu gerçek özellikle Türkiye gibi ülkelerde göze çarpmaktadır. Laiklik, yani İslam’ın, tıpkı kilise gibi hayatın birkaç veçhesinin dışında tümüyle dışlanması ve rağbet edilebilir olmaktan çıkarılması vakıası, Müslüman toplumların yeryüzündeki konumu incelendiğinde adeta bir sömürge aparatı işlevi gördüğü anlaşılabilinir. Sömürge kavramı bugünkü Müslüman toplumların durumunu izah edebilmek konusunda yeterli bir kavram değil. Çünkü sömürülüşümüz, Türkiye gibi Müslüman ülkelerin toplam varlıklarının ülkeden kaçırılması biçiminde gerçekleşmiyor. Bu yüzden Türkiye gibi ülkeler üzerinde gerçekleştirilen denetimlerin özellikle İslam’dan kaynaklanan bir literatürle anlamlandırılması gereği vardır. İslam’ın modern siyaset ve onun literatürü karşısında yeniden güncellenmesi zorunluluğu her aklı eren Müslüman’ı beklemektedir. Bugüne kadar gelen İslam kültürünün her an masada tutulması ve temel kaynaklarla olan bağının her dönemde yeniden gözden geçirilmesi zorunluluğu, hayati önemdedir. Müslüman toplumların 21. yüzyıldaki varlığının imkânsızlığı yönünde bugün tüm dünyada kirli bir propaganda yapılmakta ve propagandayı zokasıyla birlikte yutan Müslümanlar, kendi milletlerine hakaret etmekte hiçbir beis görmemektedir.
İslam’ın reforme edilmesi gerektiği yönündeki düşünceler ya cehaletin bir ürünü olarak serdedilmekte ya da birer siyasal proje olarak dillendirilmektedir. İslam, hayatın her alanında söyleyecek bir söze ve tüm insanlığa sunacak birer teklife sahip olmasaydı, İslam, modern dünyanın en nadide aksesuarı imiş gibi muamele görürdü. İslam, yaşadığımız dünyanın, evrenin ve hayatın nihai mekân ve zaman bütünlüğü olmadığını ifade ediyor; İslam, teknolojinin sınırsız bir kontrol isteğinin bir sonucu olarak biçimlendiğini ve bunun bir tür antropomorfizim olduğunu ve insanlığı yok etiğini ifade ediyor; İslam, kâr etmenin tek değer olmadığını ifade ediyor; İslam, insanı insana rapteden cevherin gözyaşı olduğunu ifade ediyor; İslam, insanın, insanın kurdu değil, ümidi olduğunu ifade ediyor; İslam, sermayenin tüm insanlığa yayılmasını istiyor; İslam, geçimini sağlayabilmek için insan tekinin kişiliğini oluşturan değerlerden vazgeçmemesi gerektiğini ifade ediyor; İslam, bilginin kurtuluş fikrinden arındırılmaması gerektiğini ifade ediyor; İslam, insan tekinin yeryüzünde bulunuş sebebi konusunda dünya sistemine büyük meseleler çıkarıyor; İslam, adaletten söz ediyor ve zorun, zulmün insan türü üzerindeki aşağılayıcı etkisinden sakınmamızdan söz ediyor; İslam, tüm Müslüman milletlerin amorf (biçimsiz, andrometriye dayanmayan), politik bir milliyetçilikle ümmeti teşkil edebileceklerini ifade ediyor…
Müslümanların içersinde olduğu reel durumun İslam’ın yapısal özellikleriyle ilgisiz olduğunu her Müslüman insan teki bilir ve bu bilgi dolayısıyla aslında eleştirel düşüncenin en çok maya tutması gereken toplumların Müslüman toplumlardan oluşması gerektiğini de fark etmeliyiz. Çünkü evrene bakışta hissettiğimiz bilgimizin kaynağı ve güvenliği konusunda eminiz, iman sahibiyiz. Bu güvenlik duygusunun ve bilincinin sebebiyet vermesi gereken en önemli sonuçlardan biridir, eleştirel düşünce. Bu gerçekliğe rağmen, içersinde bulunduğumuz olumsuzluğun kaynağında seçkinlerimizden mahrum oluşumuz bulunmaktadır. Himmet beklediğimiz kaynakların belki de tamamı, himmete muhtaç birer dededir ve fakat ruhsal ve zihinsel konforumuzun gerçekliği izah edebilmesi dolayısıyla elde ettiğimiz uyuşmayı her şeyden üstün tutuyoruz. Zihinsel ve ruhsal konforumuzu bozan her unsur, bizi bunalıma sürüklüyor ve üstelik bunalıma sürüklenişimiz, hiçbir şeyi değiştirme gücümüz olmadığı halde gerçekleşiyor.
Seçkinlerimizden ya da aydınlarımızdan mahrum oluşumuz, gövdemizin üzerinde bir başımızın olmayışından farklı değildir. Özellikle bu bağlamda “aydınımız var mıdır ve eğer varsa ne türden bir aydındır?” biçimindeki soruların sorulması gereği vardır:
Batı’da ve özellikle Batı Avrupa’da aydınların özel ve elbette ki özerk bir yerleri vardır ve bu söz konusu aydınların bu özel ve özerk yere sahip olabilmelerinin sebebi, Batı Avrupa ülkelerinin sosyal, ekonomik ve elbette ki politik açılardan bir modern çağa uyum sağlama dönemini geçirme zorunluluklarının olmamış olmasıdır ve modern yüzyıl, özellikle Fransa, Birleşik Krallık ve Hollanda’da değişimi sağlayacak herhangi bir zorlama ihtiyacı hissedilmeksizin doğmuştur ve hassaten bu ülkelerin kapitalist gelişmelerinin gerçekleştiği sırada sürekli olarak “ulaşmaya” çalışacakları kendilerinden başka “gelişmiş ülkeler” yoktu. Bu durumun en önemli sonuçlarından biri de şuydu:
Toplumun yeniden örgütlenmesini gerçekleştirmiş ve bir planı uygulamaya koyma kaygısı yaşanmaksızın gelişmişlik aşamasını temsil edebilir hale gelmiş ülkelerde sosyal sınıflar fonksiyonlarına uygun ve elbette ki spontané bir biçimde yerler edindiler ve böylece aydınlar denen zümrenin hem sermayedarlardan ya da kapitalistlerden, hem de bireysel emeğiyle geçinen kitlelerden ayrı ya da özerk bir yer ya da alan kazanmaları sosyal bir kabul gördü.
Zihinsel etkinlik aracılığıyla sosyal hayatta bir fonksiyonu yerine getirmenin ne anlama gelebileceği konusu asla bir mesele haline getirilmedi ve dahası söz konusu toplumlar aydının kötüsü ve iyisi arasında bir ayrım yapmayı bile düşünmedi ve giderek kapitalist gelişimini normal bir süreç olarak algılamayı başarmış toplumlarda aydınların politik aktörler arasındaki çatışmada birer odak rolünü oynamaları söz konusu bile değildi. Çünkü aydınların sosyal yapıda almayı başardıkları yer, gerektiğinde politik aktörlere ayar verebilecek nitelikte ve belirginlikteydi.
Almanya, İtalya, İspanya ve elbette ki Rusya Batı Avrupalı değildi ve dolayısıyla özellikle konumuz açısından bu ülkeler Batı Avrupalı ülkelerle özellikle bu konuda neredeyse hiçbir benzerlik taşıyamadılar. Bu ülkeler, Batı Avrupa’nın doğurmuş olduğu modern çağa girmek, onu takip edip de ona ulaşmaya çalışmak zorunda kaldılar. İnsanlığın yeryüzündeki macerası 19. yüzyılın ortalarına geldiğinde sözünü ettiğimiz bu ülkelerin önünde kapitalist toplum örgütlenmesini başarıyla tamamlamış bir Batı Avrupa vardı ki her haliyle Tevrat’ta sözü geçen Leviathan’ı anımsatıyordu ve bu dönemde sözünü ettiğimiz bu ülkelerde, yani özellikle İtalya, İspanya, Almanya ve Rusya’da aydın olmak demek, kendi ülkesinin Batı Avrupalı ülkelerle girdiği yarışta rol alabilmek demekti. Özellikle bu sebeplerden dolayı geç kapitalistleşme meselesi olan ülkelerin hiçbirinde Batı Avrupa’da aydınların edinebildiği yeri bu ülkelerin aydın zümresi edinemedi. Geç kapitalistleşme meselesi olan ülkelerde içinde oldukları takip dolayısıyla aydınların iyi mi, kötü mü olduğu konusu bir mesele haline geldi.
Tüm bu olup bitenlerin bizimle, yani özellikle Müslüman toplumlarla olan ilgisini şu biçimde izah etmemiz mümkündür:
Örneğin Türkiye’nin gelişme, ilerleme ve kalkınma meselesi, salt kapitalist bir sosyal işleyişi gerçekleştirme çerçevesi içinde ele alınamadığı ve Türkiye’nin son üç yüzyıl boyunca ulaştığı her merhalede hareketlerini bir medeniyet etki alanından başka bir medeniyet etki alanına geçiş yapmanın sebebiyet verdiği sarsıntılar altında yürüten bir organizasyon olması dolayısıyla bu topraklardaki tüm aydınlar aynı zamanda bu topraklarda etkinlik gösteren politikacıların eksiğini, gediğini gideren birer memur haline getirilmek istendi ki zaten gerçek de bu yöndedir. Bu topraklarda yaşayan aydın ne kadar bir medeniyetin etki alanından diğer bir medeniyetin etki alanına geçişi dillendiriyor ve söz konusu geçişin meselelerine açıklık getiriyorsa o kadar da memurlaşıyor.
Memurlara değil, aydınlara, düşünürlere ihtiyacımız var.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —