admin admin

Tarih: 15.08.2012 15:05

BATI KİMLİĞİNİN OLUŞUMUNDA PROTESTAN REFORMASYONU: JEAN CALVIN

Facebook Twitter Linked-in

BATI KİMLİĞİNİN OLUŞUMUNDA PROTESTAN REFORMASYONU: JEAN CALVIN
 
 
Protestan Reformasyonu’ndan sonra Almanya’daki Protestan yöneticiler ya da hükümdarlar aynı zamanda devlet kiliselerinin en yüksek piskoposu durumuna eriştiler. Yani reformasyondan sonra Alman topraklarında iki tür dinî otoritarianizm belirdi ve Luthercilik, Roma’dan (Roma dinî merkezdi ve o dönemde dinî merkezlerle siyasal merkezler arasındaki bağ, simbiyotik idi) bağımsız ilk Reform kilisesini kurmakla başka yerlerde de bağımsız kiliselerin oluşması konusunda çok önemli bir motivasyon ve cesaret kaynağı haline geldi. Bu gerçeğin çok önemli bir sonucu vardı:
 
Roma’dan bağımsız daha fazla kilise ortaya çıktıkça, kaçınılmaz olarak oluşan yapıyı refleks tarzında koruyan bir tür “hoşgörü” ya da “tolerans” kültürü oluştu. Bu tolerans kültürünün kaçınılmaz netice-i lâzımesi aynen şuydu:
 
Her dinin ya da mezhebin sahip olduğu rölatif iktidar ya da güç, sayılarının artışıyla paralel olarak çökmeye başladı.
 
Lutheranizmin en büyük önemi, onun, o dönemin ekolojisine uygun olarak anti-papist oluşunda odaklanıyordu ve Protestanlığın esas itibariyle Lutherci oluşu, onun Fransa’da handiyse hiçbir etkiye sahip olmamasına yol açtı. Ancak Fransa’daki Orta Çağ’dan beri gelişmekte olan sert ruhban aleyhtarlığı ve anti-papist gelenek, on altıncı yüzyıla hakim olan değişim isteğiyle birleşince bir Fransız önderin ortaya çıkması kaçınılmaz bir hale geldi. Bu önderin ismi Jean Calvin idi. Calvin’in Fransa’da sebebiyet verdiği çok önemli bir sonuç vardı:
 
Protastanlık, kendine özgü entelektüel karakterle Fransa’da millî bir güç haline geldi ve Calvin 1534’te dinî sebeplerle Fransa’dan sürgün edilince Protestanlığın inanılmaz bir hızla yayıldığı İsviçre’ye göç etti. Protestan Calvinist Doktrinin başat kaynağı konumundaki eseri olan Hıristiyan Dininin Kurumları’nı İsviçre’de yazdı. Belli kısa dönemlerin dışında hayatının tamamını İsviçre’de geçiren Calvin, 1536 yılından 1538 yılına kadar ve tekrar 1541’den ölüm yılı olan 1564’e kadar tam bir terör rejimi aracılığıyla Cenova’yı yönetti.
 
Teolojik öğretileri açısından Calvinizmin, Lutheranizimden özü itibariyle hiçbir farkı yoktu ve fakat Calvinizmin tarihe olan etkisi, Lutheranizmden çok farklıydı ki zaten Calvinizm, Hollanda’ya, İskoçya’ya ve Kuzey Amerika’daki İngiliz kolonilerine çok hızlı bir biçimde yayılmıştı. Calvin, Luther’den farklı olarak tiranlara ve onların yönetimlerine karşı direnmeyi, belli istisnaî durumlar dâhilinde bir hak olarak kabul eder ve fakat bu hak, kanunsuz insan kitlelerinin eline geçmemesi gereken bir haktır. Söz konusu direniş hakkının ancak ve ancak devlet adamları ve örgütlü kurumların (Hıristiyan Dininin Kurumları) veya Tanrı tarafından seçilmiş, ruhban olmayan bir liderin elinde olabileceğini vurgular Calvin. Yine de Calvin’in öğretisinde asıl vurgu direnişe değil, itaatedir. Ancak buna rağmen özellikle Fransa ve Hollanda’daki zulümler, Calvinistleri direnişe sürdü. Calvinistler özellikle Hollanda’daki siyasal zeminden çok faydalandılar ve ilk ve en büyük faydalanışları, Hollanda’daki İspanya’dan kopmak isteyen millî hareketle birleşerek milletin çoğunluğu üzerinde hâkimiyet kurmak biçiminde ortaya çıktı. Fransa’da Calvinistler çok kolaylıkla milliyetçilik aleyhtarı olmakla suçlanıp saldırıya uğratılabilecek zor bir duruma itildiler. Bunu akıllıca sağlayan Fransızlar, bu suçlamayı, Calvinistleri mevsimsiz mahalli özerklik talepleri dolayısıyla yapabildiler. Çünkü o siyasal atmosferde monarşi, Habsburglara karşı İtalya için mücadelede Papalığın müttefikliğine ihtiyaç duyuyor ve iç politikada hızla gelişmekte olan millî devletin güçlü merkezîleşme eğilimine sahipti. Bu noktada Fransız aristokrasisinin üçte birlik bir kısmının Protestanlık meselesine yakınlık duyması, taşralıların meselelerini dinî zıtlaşma alanına sürükledi.
 
En sonunda Fransa’da herkesin duymuş olabileceği “Din Savaşı” denen vahşet patlak verdi. Bu savaştan hemen sonra Huguenotlar (Fransa’daki Protestan topluluk, yani Calvinistler) kendilerine yardım etmeleri için Alman ve İngiliz askerlerini davet ettiler. Bu davet, Huguenotların yaptığı en büyük hataydı. Çünkü yabancı müdahalesi denen şey, bir iç savaş sürüyor ise ve üstelik bu savaşta başarısızlık da varsa, inanılmaz derecede nefretamizdir. Bu davetten sonra Huguenotlar çok acı verici bir biçimde savaşı kaybettiler ve bu savaşta yaşanan vahşet, 1789 Fransız İhtilali’nde yaşanan vahşeti aratacak nitelikte ve boyuttaydı. Bu anti-protestan cinnet, Roma’nın kutsaması ve Monaşik-Katolik partinin de desteğiyle 1572 yılında gerçekleşen St. Bartholomew katliamıyla devam etti. Huguenotların askerî ve siyasî önderi Amiral Coligny’in kafasını kesip Roma’daki Papa XIII. Gregory’e adeta hediye ederek gönderdiler ve bu zaferi adeta dinî bir ayinle kutladılar.
 
Bu katliamlardan sonra Huguenotlar tümüyle ortadan kaldırılamadı ve Huguenotlar, katliamı takip eden on yıl içersinde Protestan Reformasyonu’nun ilham etmiş olduğu edebiyatın en harekete geçirici kısımlarını oluşturan başucu eserler ürettiler. Huguenotların en bilinen ve en ünlü eseri Tiranlara Karşı Bir Özgürlük Müdafaası (Vindiciae Contra Tyrannos) isimli eserdir ve fakat eserin yazarı, Latince olarak Stephen Junius Brutus şeklindedir ve böyle bir yazarın var olmadığını her edebiyat tarihçisi kabul etmektedir ki zaten Huguenotlar da bu ismin müstear bir isim olduğunu kabul etmişlerdir. Tiranlara Karşı Bir Özgürlük Müdafaası isimli eserin yazarı hala bilinmemekte ve bildiği düşünülen kaynakların da bu ismi gizledikleri düşünülmektedir. (Bu eserin yazarının o dönemde sermaye biriktirmekte olan tüccarlardan oluştuğunu düşünmek de yabana atılır bir iddia değildir.)
 
Huguenotlara ait olan eserlerin tamamı İsviçre’de Latince olarak basılmış ve bu eserlerin yazarlarının tamamı, müstear isim kullanmışlardır. Özellikle Fransa’da VCT (Vindiciae Contra Tyrannos-Tiranlara Karşı Bir Özgürlük Müdafaası)’nin bir Fransız hukukçusu olan ve hayatının önemli bir kısmını Almanya’da geçirmiş olan gezgin, diplomat Hubert Languet olduğu düşünülür. Bu iddiaya itiraz edenler ise, yazarın Languet’in çok yakın arkadaşı olan Philippe Duplessis-Mornay olduğunu iddia ederler ki bu iddiaların hiçbiri kanıtlamamıştır.
VCT, dört ana soru sorar ve bu soruların yanıtlarını arar:
 
Birinci soru: Uyruklar hükümdara, Tanrı’nın kanunu aleyhinde davranmayı emrederse itaat etmeli midirler?
 
İkinci soru: Tanrı’nın kanununu çiğneyen ve kiliseyi yıkan, tanımayan bir hükümdara direnmek meşru mudur ve direniş kim ya da kimler tarafından, nasıl ve hangi boyutta teklif edilmelidir?
 
Üçüncü soru:  Vatana zulmeden ve vatanı yakıp yıkan bir hükümdara direnmek meşru mudur ve böyle bir direniş kim ya da kimler tarafından nereye kadar teklif edilmeli ve hangi hakla bu direnişe izin vardır?
 
Dördüncü soru: Gerçek din davası dolayısıyla eziyet gören veya tiranlar tarafından ezilen bir halka komşu devletler meşru olarak yardım edebilirler mi ve bu yardımı yapmakla sorumlu mudurlar?
 
Bu dört sorudan da anlaşılabileceği gibi VCT’nin arayışında olduğu şey bir devlet kuramı değil ve fakat devletin etki alanında bulunan bir meseleyi aydınlığa kavuşturmaktır ki meselenin ana temasını oluşturan şey, itaat meselesidir. VCT’nin sorduğu dört sorunun ortaya koyduğu şey, aslında toplumsal sözleşme konusunda bir tasavvur oluşturmaktır ve VCT’deki tartışma iki sözleşme dolayısıyla gelişen bir kuramı ortaya koyar. Birinci sözleşmede bir yanda Tanrı’nın diğer yanda ise kral ve halkın birlikte bulundukları bir anlaşmadır ki böylece halk Tanrı’nın halkı olabilsin. İkinci sözleşme ise halk ve kral arasındadır ve bu sözleşmede halk krala itaat edeceği konusunda söz verir ki bu sözün karşılığında bulunan kral sorumluluğu, adaletle hükmetmektir. VCT’nin sunduğu bu kuram, aslında Eski Ahit’ten alıntılanmış bir kuramdır ve Calvinistler, kendilerinden bir yüzyıl sonra ortaya çıkacak olan Püritenler gibi büyük ölçüde Ahdi Atik’e dayanırlar.
 
VCT, bir devlet kurmanın amacının yurttaşlar arasında var olan ve var olacak olan anlaşmazlıkları ve özellikle mülkiyete ilişkin anlaşmazlıkları üçüncü bir tarafın yargıları (adalet) yoluyla karara bağlamak olduğunu söyleyen ilk eserlerden biridir ki, bu yönüyle John Locke’un başat düşüncelerinden birine (rızaya dayalı hükümet) öncülük etmiştir. John Locke’un babası bir Püritendir ve Püritenler yukarıda da belirttiğimiz gibi Calvinizmden bir yüzyıl sonra ortaya çıkmıştır. Calvinizm bu anlamda Doğal Hukuk ve Liberalizm gibi birçok akım ve filozofu (John Locke, J.J. Rousseau) etkilemiştir. John Locke da sürgün edildi ülkesinden, elbette ki Huguenotlara benzer taleplere sahip olması dolayısıyla ve fakat Huguenotların istediği Kansız İhtilal, Locke’un ülkesinde (United Kingdom-İngiltere) 1688’de gerçekten de kansız bir biçimde gerçekleşti. John Locke, Hükümet Üzerine İki Risale isimli eseri dolayısıyla sürgüne uğradı ve ülkesine döndüğünde VCT’den daha ünlü ve daha çok okunan bu eserini kendi ülkesinde yeniden baskıya verebildi. Eser, VCT’den daha çok ünlendi ve basıldı, okundu, çünkü bu eser, genel devlet teorisinin daha sistematik bir çalışması değildi sadece, aynı zamanda 1688 İngiliz ihtilalinin muzaffer güvenine ve fakat VCT’nin yenilgi dolayısıyla taşıdığı acıları da taşıyabilmesi dolayısıyla ünlendi, basıldı ve okundu.
 
VCT ve John Locke, insanın bilincinde ve vicdanında (batı dillerinde vicdan ve bilinç aynı kelime ile ifade edilir ve anlaşılır) dışarıdan zorla itaate getirilemeyecek ve fakat içeriden hür rıza ile kazanılması gereken bir bölgenin olduğu düşüncesini ana tema haline getirmeye çalışmışlardır.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —