Mustafa AKMAN

Tarih: 15.08.2012 00:59

CEHÂLETİ BİLEREK TERCİH ETMEK III

Facebook Twitter Linked-in

CEHÂLETİ BİLEREK TERCİH ETMEK III
 
Cehâletin/bilmemenin iki ayrı ortamı vardır. Biri, İslam'ın egemen olduğu ülke olan Dârü'l-İslâm, diğeri İslam'ın dışında bir inancın/ hayat tarzının egemen olduğu ülke olarak Dârü'l-Harp'tir. Bunların birincisinde söz konusu şeyin (bilmemek) mazeret olmadığı noktasında konuyla ilgili hiçbir ihtilaf varit değildir. 'Dârü'l-İslâm'da bilmemek mazeret değildir.' [Şeyhzâde Abdurrahman Damad (ö.1078/1667), Mecmeu’l-Enhur fi Şerhi Mülteka el-Ebhur Mülteka Şerhi Damad, I/147 (Geçmiş namazların kazası babı)].
Dârü'l-İslâm'da bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü Dârü'l-İslâm'daki kişilerin bilgi sahibi oldukları farz edilmektedir. Bu nedenle Müslüman, bilmesi gereken hususları bilmemekle mazur sayılmaz. Dolayısıyla şer'i hükümlere bilgisizlik/ cehâlet iddiasıyla kimse muhalefette bulunamaz. Çünkü burada cehâlet özür sayılamaz.Buna göre İslam diyarında oturan herkesin farzları da, yasakları gösteren genel esasları da bilmesi gerekir. Onları bilmemek özür sayılmaz. Ancak delili kesin olmayan hususlar bunun dışındadır. Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç ise başka bir suçu meşru kılmaz.
Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan memleketlerde İslamî hükümler hakkındaki cehâletin şer'î teklifleri kaldıracak derecede kuvvetli bir mazeret olduğunu kabul etmiştir. Sözgelimi bir kimse Dârü'l-Harp'te Müslüman olsa ve İslâm diyarına göçmese; bu yüzden de namaz, oruç ve zekât gibi farzları bilmediği için yerine getirmese, öğrendiği zaman onları kaza etmekle mükellef olmaz. Çünkü Dârü'l-Harp, şer'î hükümlerin bilinmesine elverişli değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delile dair cehâlet ise teklifi düşürür. Çünkü Dârü'l-Harp'te Müslüman olan kimseye hitap, teveccüh etmez.
Esasen Dârü'l-Harp'te Müslümanların İslamî hükümler hakkında bilgi sahibi oldukları farz edilemez. Çünkü Dârü'l-Harp şer'i hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği yer değil, aksine onların öğretilmediği, bilinmediği bir yerdir. Başka bir ifade ile Dârü'l-Harp, İslamî hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir.Ancak yine de “aslında İslâm diyarı olup sonra Dârü'l-Harb'e dönüşen memleketlerin halkı, bilmemelerinden dolayı mazur sayılamazlar.” [Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, İstanbul 1998., 415].
Dârü'l-Harp'te Müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen kişi hakkında Ebu Hanife (v.150/767) ve İmameyn'in görüşü şöyledir: 'Bu husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından, bilgisizliği özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir. Bilgisizlik, delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gelmiştir... Dârü'l-Harp üzerinde tebliğ velayeti kesik olduğundan, şer'i hitap oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz... Buna mukabil Dârü'l-İslâm'da bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği özür kabul edilmez. Çünkü Dârü'l-İslâm'da bulunmakla onun hakkında hükmen bu ilim sabittir. Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından özür sayılamaz.' [Ahmet Özel, Ülke Kavramı, İstanbul 1982., 178]. Ancak mezhep imamları, Dârü'l-Harp'te İslam'a giren kimsenin, Müslümanlara farz olan hükümleri, güvenilir bir yolla öğrenmesi halinde, yapması gerekeni terkte ve terk etmesi gerekenleri yapmada mazur sayılamayacağında müttefiktirler.
Buradaki temel espri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme olanağının olup olmadığı daha önemlidir. Bu nedenle söz konusu mevzuda bilgisizliğin, mükellefin kendi kusuru olup olmaması çok mühimdir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dârü'l-İslâm'da bu imkân var olmasına karşın Dârü'l-Harp'te yoktur.
Nitekim beşerî kanunlar da bilfiil bilme yerine bilebilme olanağına sahip olmayı esas almışlardır. Bu kanunlara göre hükümlerin, sözgelimi resmi gazetede yayınlanması gibi bilinen neşir yoluyla neşr edilmesi durumunda artık bu hükümlerin herkes tarafından bilindiği kabul edilir. Dolayısıyla kanunu bilmemekle hiç kimse mazur görülmemektedir. Buna göre kaide şudur: Kanunun bilinmemesi itirazı kabul olunamaz.
Başka bir ifade ile çağdaş kanunlar da, kanun hakkında bilgi edinme imkânı ile yetinmekte, bilfiil bilgi sahibi olmayı şart koşmamaktadır. Milletin her ferdi için bilgi edinme imkânı hâsıl olunca cehâlet özür sayılmamakta ve dolayısıyla kişi, bilfiil bilgi sahibi olmasa bile, biliyor farz edilmektedir.
Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusurundan dolayı olması durumunda bunun özür olamayacağı açıktır. Bunun yanında esas olan, doğrudan doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının var olmasıdır.Nitekim Fakih Kasani (v.587/1191) de buna dikkat çekmekte ve Dârü'l-İslâm'ı ilim yurdu olmakla nitelemekte ve buna bağlı olarak da bilmemenin mazeret olamayacağını belirtmektedir.
Ancak bilmemek/cehâlet ayrı, bilmeye çalışmamak ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde cahil kalmak bambaşkadır. Bu, doğrudan kişinin kendi kusurudur. Ve zaten başlı başına bir suçtur.
'Şu kadar var ki ilmin/bilginin gerçekten var olması şart değildir. Aksine ona ulaşma imkânının var olması yeterlidir. Bu ise Dârü'l-İslâm'da mümkündür. Çünkü o şer'î ahkâmın bilindiği, Dârü'l-İlim'dir. Bu imkân Dârü'l-Harp'te bulunmaz. Çünkü orası Dârü'l-Cehâlet, İslam'dan yana bilgisizlik yurdudur. Yalnız bu, iman, şükr-i nimet, küfrün haramlığı, küfran ve sair benzer konularda farklıdır. Çünkü bu ahkâm şeriatın vacib kılmasıyla kayıtlı değildir. Aksine bu, bize (Hanefiler) göre mücerred akılla vacibdir. Bu ibareyi Ebu Yusuf (v.182/798) Ebu Hanife'den (v.150/767) rivayet etmiştir. Ebu Yusuf şöyle dedi: Ebu Hanife şöyle diyordu: 'Yaratıklardan hiç kimse için yaratıcısına dair bilgi hususunda cehâlet mazeret değildir. Çünkü bütün yaratıklara Rabbi bilme ve onun tevhidi noktasında vücubiyet vardır. Bilmekle mükelleftirler... Farzlara gelince bunlara dair bilgiye sahip olamaz, bu bilgi ona ulaşmaz ise bu durumda onun hakkında hükmi delil kaim olmaz. Sorumlu olmaz... Dârü'l-Harp'te Allah'a iman konusunda bilmemek bir mazeret değildir.' [Kasani (v.587/1191), Bedaiu’s-Sana-i fi Tertibi’ş-Şerai, Daru’l-Kutubi’l-İlmiye, Beyrut 1986., VII/132; Ayrıca bkz. Abdülkadir Udeh, İslam Ceza Hukuku, Trc.: A. Nuri, İstanbul 1976., I/400-404].
Buradaki temel espri şu olmaktadır. Dârü'l-Harp diye tesmiye edilen vasatta sadece İslamî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle bazı istisnalar söz konusudur. Orada gayri İslâmî bir yönetimin egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz konusu otorite orada İslam'ın yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta bu nedenle İslamî hükümler bilinememektedir. Bu anlamda böylesi bir yerde değil bilfiil bilmek, bilebilme olanağına sahip olmak dahi söz konusu değildir.
Keşfu'l-Esrar'ın yazarı konuyu şu şekilde değerlendirmektedir: “Dârü'l-İslâm'da yaşayan kişiye hitap, ya tebliğ suretiyle gerçekten ya da bu ortamda yaygınlığına binaen takdiren ulaşmış sayılır. Nitekim o da bu ülkenin bir ferdidir. Onun inkârı taannüt ve cehâlettir. Cehâletin taannüt şeklinde olmayanı mazeret sayılmaz. Taannütle beraber olanı ise hiç mazeret sayılamaz.
“Dârü'l-Harp'ten hicret etmemiş Müslüman'ın cehâleti kendisi için mazerettir. Öyle ki bunlar onu bağlamaz bile. Çünkü inmiş emirler onun açısından gizli sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehâlet özür sayılır. Kaldı ki onun bunda bir kusuru (ihmali) bile yoktur. Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır. Nitekim hitap da ilkin inerken böyledir. Kendisine ulaşmamış olan kişi mazurdur. Kuba ehli kıssası ile içkinin haram kılınışıyla ilgili rivayetlerde olduğu gibi. Ancak hitap, İslâm ülkesinde yaygınlaşınca şüphesiz şeriat sahibince tebliğ tamamlanmış sayılır. Kim bu andan sonra cahil kalırsa kesinlikle bu tamamıyla kendi kusuru ve ihmali sonucunda olup delilin gizli oluşundan dolayı olmamaktadır. Bu nedenle mazur olamaz. Tıpkı şehirde su bulunmasına rağmen peşine düşmeyip teyemmüm ederek namaz kılanın durumu gibi. Bunun namazı caiz değildir.
“Esasen Dârü'l-Harp, cehâlet ve ahkâmın kaybolma ülkesidir. Bu nedenle orada yaşayanın cehâleti hadleri kaldırmada bir şüphe olarak kabul edilebilir. Ne ki zina hakkındaki cehâleti kaale alınamaz. Çünkü zina bütün dinlerde haramdır. Onun haramlığına dair bilgi şer'î hitabın ulaşmasına bağlı değildir. Ta ki onun nezdinde haramlığı kesinleşmiş olsun. Bu nedenle böylesi bir şüphe haddin ıskatına vesile olamaz. Keza zımminin, içkinin haram olduğuna dair cehâleti de böyledir. Çünkü o, İslâm ülkesinin bir ferdidir. Ve içkinin haram olduğu ilkesi de her tarafta yaygındır. Bu yüzden onun bu konudaki cehâleti hadler açısından şüphe sayılamaz. Acaba işitmiş midir diye tereddüde sebep sayılamaz. Bilakis onun bilgisizliği onun öğrenme isteyişindeki ihmalkârlığından kaynaklanmış olup ve bu da mazeret sayılamaz. Dârü'l-Harp'teki hicret etmemiş Müslüman'ın şeriat konusundaki cehâleti özürdür. Öyle ki bir müddet orda kalsa namaz kılmasa da oruç tutmasa da keza namaz kılıp oruç tutması gerektiğini bilmese de bunları kaza etmesi gerekmez. Şüphesiz nazil olmuş hitap onun açısından gizlidir. Çünkü hitap ona ne işitmiş olması suretiyle gerçekte ve ne de yayılmış olması ve şöhreti dolayısıyla takdiren ulaşmamıştır. Bilindiği gibi Dârü'l-Harp, İslam ahkâmının yayılıp şöhret bulduğu bir ortam değildir. Bu sebeple hitaba dair cehâlet mazerettir. Çünkü o delili aramada kusur etmemiştir. Aksine buradaki cehâlet bizzat delillerin gizli kalmış olmasından kaynaklanmıştır. Şöyle ki onlara yapılan tebliğin kesik olması sebebiyle orada yayılamamıştır.
“Anlatılanlardan anlaşılmıştır ki şüphesiz hitabın/ mesajın hükmü, muhatap ondan haberdar olmadıkça kesinleşmez. Çünkü onun, ondan haberdar olmadan ona inanması gücünü aşar. Bu sebepten dolayı mazur görülür. Fakat hitap İslâm beldesinde yaygınlaştığında artık dinin sahibince tebliğ kesinlikle tamamlanmış demektir. Çünkü onun, herkese teke tek tebliğ etmesi, gücünü aşar. Şüphesiz onun yapabileceği, daveti yaymak (gündeme sokmak)tır. Nitekim Peygamber (s), çevredeki krallara mektup ve elçiler göndermek suretiyle kendisini herkese tebliğci yapmıştır.Öyle ki o şöyle diyordu: ‘Agâh olun. Ben tebliğ ettim mi? Allah'ım sen şahit ol.’ Bundan şu anlaşılır: Tebliğ, hitabın şöhret bulması ve yayılmasıyla tamam olur. Kim de onun şöhret bulmasından sonra cahil kalırsa bu tamamıyla onun kendi kusurundan kaynaklanmıştır. Yani o, bu sebepten dolayı cahil kalmıştır. Çünkü hitap, gizli kalışının aksine şöhretinden dolayı rahatlıkla bulunabilecek hale gelmiştir. Bu nedenle biz, Dârü'l-İslâm'da bir zımmi Müslüman olduğunda bir müddet geçtiği halde vacip olduğunu bilmediğinden namaz kılmayacak olursa onun bunları kaza etmesi gerekir demiştik. Çünkü o, hükümlerin şüyu bulduğu beldededir. Keza o insanların toplanmalarını görmekte ve ayrıca İslam'ın ahkâmını sorma imkânına sahiptir. Kaldı ki sormamak ve öğrenmemek ondan kaynaklanan bir kusurdur. Bu nedenle o mazur görülemez. Şöyle ki şehirde su bulunmasına rağmen, olmadığı zannıyla su talep etmeyip (aramayıp) teyemmüm ederek namaz kılan kişinin namazı geçerli değildir. Çünkü o normalde suyun bulunduğu bir yerdedir. Ve onu temin etmemekle de kusurludur.” [Buhari, Keşfu'l-Esrar, III/1455, 1466–1467].
Cehâlet'in tefsir, ahlak, hadis ve fıkıh dallarında öne çıkan farklı anlamları vardır. Bunlardan fıkhî yönüyle cehâletin, kişinin sorumluluğuna etkisi hususunda geçmişten bu yana değişik görüşler ifade edilmiştir. Ancak bunların hiçbirinde ne cehâletin kendisi ne de sahibi takdire şayan görülmüştür. Cehâletin bilgisizlik, bilinmezlik ve bilerek tercih edilmesi gibi boyutları ile durum ve mekân gibi pozisyonları vardır. Şüphesiz bunlar kişinin sorumluluğunu doğrudan etkileme özelliğine sahiptir. Bu bağlamda cehâletin faili, dünyevî hukuk ve akıbet olarak değerlendirme kapsamına alınmış, kimileri ‘hükmî İslam’ nitelemesi ile kimileri de ‘mukallidin imanı’ çerçevesinde değerlendirmelerde bulunmuştur.
Günümüzde İslam'ın ilkeleri, insanlardan ne istediği, nelerden sakınmaları gerektiği hususu âleme yayılmış durumdadır. Kimse bu bilgilere, söz konusu mesaja ulaşamadığını iddia edemez. Yahut kimsenin buna ulaşması noktasında bir bahane, bir mazeret ileri sürmesi mümkün değildir.Yaşadığımız coğrafyada bu inancı tercih edip de, öğrenmek için gayret gösterdiği halde ulaşamayan, öğrenme imkânı bulamayan tek kişiden bahsedilmesi mümkün olmasa gerektir. Bilindiği gibi öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş, istediği halde imkân bulamamış dolayısıyla bilememiş ve cahil kalmış olmak bambaşkadır. Buna göre her halükârda bilmemenin, farkında olarak, bile bile bir tercihle olmaması esastır.
Şayet bu böyle olmasaydı, bu durumda cehâlet, ilimden daha üstün olurdu. Çünkü eğer cahil cehlinden ötürü mazur sayılsaydı bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olurdu. Öyle ya bilen, öğrenmiş olan mükellef olacak, noksanından sorumlu tutulacak, ötekisi mazur görülecek, affedilecek. Bu, mantığın temel parametrelerine terstir. Çünkü fert öğrenmek istemiyor, kendisinde ve içinde olduğundan yana bir kaygı duymuyor; hatta bunu kendince bir bahane kabul edip kalkan olarak kullanıyor ise onun bu tavrına prim verilmesi doğru olmayacaktır. Kaldı ki insanların, işledikleri amellerden dolayı felah yahut helake duçar olduklarına ve kesp ettikleri sıfatlarıyla muaheze edildiklerine dair gelen naslarda, bunları bilerek yahut bilmeyerek hak ettiklerine bakılmadan bahsedilen akıbete maruz kaldıkları belirtilmektedir.
Peygamberler gereken nasihat ve tebliğde bulunmuş ve kitaplarda da şükretme ve küfretmenin yolları açık açık kaydedilmiştir. Bu iki yola gidilmemesinin sonuçları da bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. Bu nedenle “Senin zikrini unuttular ve böylece yıkıma uğrayan bir kavim oldular.' [Furkan 25/17-19; bkz. En'am 6/44, 70; A'raf 7/51; Saffat 37/28, 34] ayetinin de ışığında kişiler nerede bulunursa bulunsunlar, hangi 'dâr'da yaşıyorlarsa yaşasınlar içinde bulundukları durumun hükmünü alırlar. Diğer bir ifade ile İslâm, fertleri fiil-fail ayırımı yaparak değil, herkesi fiiline göre değerlendirmektedir [Bkz. Tevbe 9/6]. Yalnız bu hükmetmeyi, azap etmek hususundan ayrı tutmaktadır. Yani mesaj, gerçek anlamda ikame edilmeden ve insanlar da çeşitli vesilelerle bilgilendikleri bu İslam'a karşı olumsuz/ ilgisiz bir tavır sergilemedikleri sürece azap etmemekte ve fakat değer hükmünü vermekten de imtina etmemektedir. Buna göre cehaletin mazeret olması söz konusu değildir.
 
Bu yazının hazırlanmasında diğer birçok kaynağın yanında aşağıdaki çalışmalardan yararlanılmıştır:
Abdulkerim Zeydan, İslâm Hukukuna Giriş, Trc.: A. Şafak, İstanbul 1985.
Abdulaziz Buhari, Keşfu'l-Esrar ala Usuli’l-İmam Fahru’l-İslam Ali b. Muhammed el-Pezdevi, Tashih: Ahmed Ramiz, Tab: Hasan Hilmi er-Rizevi, yer adı yok 1307.
Ahmed Ferid, Cehalet Özürdür Bid'atçı Tekfircilere Reddiye, Trc.: M. Yiğit, İstanbul 1996.
Der Rah-ı Hakk, Ehli Beyt Mektebine Göre İslam'da Usul-u Din, Kevser Yay., İstanbul, tr. y.
Ebu Yusuf Midhat b. el-Hasan Al-i Ferrac, İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Trc.: M. Akman, İstanbul 2000.
Hakkı Aydın, İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet I), ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.
Hüseyin Halef el-Ceburi, Avarıdu’l-Ehliyet inde el-Usuliyyin, 1. Baskı, Camiatu Ümmi’l-Kura, Mekke 1988.
İbrahim Kâfi Dönmez, “Cehalet: Fıkhî Terim”, DİA, İstanbul 1993.
İsmail L. Çakan, “Cehalet: Hadis Terimi”, DİA, İstanbul, 1993.
Mustafa Akçay, Çağdaş Dünyada İnsan ve Dinî Sorumluluğu, İstanbul 2000.
Muhammed b. İdris eş-Şafii, er-Risale, Trc.: A. Şener – İ. Çalışkan, Ankara, 1997.
Mustafa Akman, Kur'an'da Cehalet- Cahil- Cahiliye, İstanbul 2005.
           , Cehâletin Nedenleri ve Sorumluluktaki Etkisi, YYÜ Sos. Blm. Ens. Dergisi, sayı: 20, Van 2011.
Mustafa Fayda, “Cahiliye Maddesi”, DİA, İstanbul 1993.
Mustafa İslamoğlu, İman Risalesi, 2. baskı, İstanbul, trz.
Molla Hüsrev, Mir'atu’l-Usul, (Naşir: Şirket-i Sehafiyye-i Osmaniyye Yusuf Ziyauddin ve Ahmed Naili ve Şürekası), Dersaadet 1321.
er-Raşid, Ebu'l-Ala Raşid b. Ebi'l-Ala, Aridu’l-cehli ve eseruhu ala ahkamı’l-i'tikad inde ehli’s-sünneti ve'l-cemaat, Mektebetu’r-rüşd, 1. baskı, Riyad 2003.
Süleyman Dünya, İmam Gazali ve İman-Küfür Sınırı (Faysalu't-Tefrika beyn'el-İslam ve'z-Zendeka), Trc.: A. T. Arslan, İstanbul 1992.
Şakir Kocabaş, İslam´da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), İstanbul 1997.
Yusuf Kardavi, Tevhidin Hakikatı, Trc.: M. Özel, 6. baskı, İstanbul 1995.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —