admin admin
Tarih: 30.07.2012 00:44
SUÇLU HEP DIŞIMIZDADIR(!)
SUÇLU HEP DIŞIMIZDADIR(!)
Bu topraklarda yaşanan birçok olumsuzluğun temelinde fail olarak modernizm ve sonrası süreç genellikle ilk elden kriminal bir tablo olarak okunur. Bu, külliyen yanlış olmamakla beraber doğru olmayan bir kolaycılığı da berberinde getiren bir değerlendirme hastalığıdır. Çünkü moderniteyi kendi kimyası ile tam eşleştirebilecek bir toplumsal doku hiçbir zaman söz konusu olmamıştır, dahası modernizmi bir zihinsel öykünmenin ötesinde kendi gerçekliği ile bağdaştırabilecek verilere de hiçbir zaman sahip olamamış bir toplum söz konusudur. Bu noktada merkez İslamcılığının en önemli paradoksu da buradan neşet etmekte ve bir savunma refleksi olarak gelişen bu tanımlama biçimi giderek belirginleşen tarihsel özgüven kaybını perdelemek için handiyse bir doktrine dönüşmüştür. Bu sorunlar salt modernizme bağlı ise pre-modern dönemdeki sorunların sebebi ve failleri kim o zaman, diye sormak kınanası bir durum olmasa gerek.
Bilgi ve ona bağlı gelişmelerin, öncelikle onunla kurulan bağ ve ilişki biçiminin sorgulanmasından geçmesi gerçeği ile yüzleşilmeden bunun neyi ifade ettiği tam anlaşıl(a)maz. Bu kontekst içerisinde “bilgi”nin özgül anlamı ve alanı, onunla kurulan ilişki biçimi ile belirginlik kesbeder. Bu da demektir ki “usul, esasa mukaddemdir”. Özellikle her şeyi -bilhassa bilgiyi- araçsallaştırma itiyadında olan bir tarihsel kültür ve toplumdan bahsediyorsak; burada, duraklarını ve motive edici dinamiklerini masaya yatırma cesaretini göze almak lüzumu icab eder. Aynı şekilde araçsallaştırmanın farklı boyut ve formlarını da dikkate almak gerekmektedir. Zira her araçsallaştırma onu mücessem alanlara tahvil etmeyi getirmemektedir. Yüceltme ve kutsama suretiyle de gerçekleşen bir araçsallaştırma formu da vardır ki özellikle manevi/ahlaki zeminlerde varlığını temin eden verilere ulaşmakta hiç zorluk çekmez. Din, bu konuda son derece elverişli bir zemindir ve buna en çok payanda işlevi gördürülen bir alandır. Esasen meselenin doğasında, din olgusunun bu araçsallaştırma ameliyesine ‘bir karşı işlev’ gördüğü ve araçsallaştırmanın getirdiği sömürüye karşı insanı ve ona dair olanı kollayan, himaye eden bir sığınak olduğu gerçeği ile birlikte bazen bir praksis paradoks olarak varlığını devam ettirir. Bu yüzdendir ki din olgusu ‘iyi’yi değil, ‘iyilik’ duygusunu ve hedefini inşa etmeyi hedeflerken, cari olduğu toplumda ‘kötü’den öte ‘kötülük’ çıbanını kurutmayı amaçlar. Zira kişiler değişebilen ve etkilenebilen ‘unsurlar’ iken, olgular birer nosyon ve kutup başları gibidirler. Praksis paradoks olarak nitelenen şey de burada uç vermektedir. Çünkü din, olguyu işaret ederken; zihin konforunu sorgulamamış dindar, işaret edilene değil işaretçiye odaklanır.
İnsan için bilgi ve bunun arzettiği değer, araçsallaştırma olmaksızın ayrı bir ilgi ve algı alanında mütalaa ve mülahaza edilmelidir. Bilgiye biçilen rol ve değer, onun ne bir araç ne de bir hedef olmayacağı, ancak insanlık eyleyişinde bir süreç hatta sürecin bileşenlerinden biri olarak kabul edildiğinde gerçek yerini bulabileceği gerçeğine dayanmaktadır. Buna bağlı olarak varlık algısı ve tanımı elbette ki ‘bilgi’ olmaksızın mümkün değildir; ne var ki bilginin ‘üretilen’ ve ‘işlenebilen’ doğası dolayısıyla her şeyin bilgi ile olmadığı ancak ‘bilgisiz’ olmayacağını da hatırda tutmayı zorunlu kılmaktadır. Hakikat kavramı ile kurduğumuz ilişki aynı zamanda kendi ‘kimlik’ sorunlarımız açısından da bu konunun mihveri durumunda olan kadim bir meseledir.
Zihin konforumuzun müsaade etmediği ya da zihnimizin kuşatamadığı şeyleri yok sayma iddiası/tavrı, doğru kavranılmayan ‘bilgi’nin nasıl bir manipülatif işlev gördüğüne dair önemli bir tablodur. Kendini hakikatin merkezi ya da sahibi görme iddiası, özünde hakikatle ilgili herhangi bir sancı yaşamadığına da kanıttır. Bilginin ve bilgilenme süreçlerinin gerçek sıkıntılarımızla bağı olup-olmadığını anlayabilmek için bir katalizör rolü oynadığını da ayrıca yine bu ilişki formu ile görmek mümkün. İçinde bulunduğumuz çukurdan çıkabilmek, yücelebilmek, metafizik kıvranışlarımızı dindirebilmek için -araç olarak algılanma ihtimali bulunsa da araç değil- bir imkân olarak bir ‘ip’ gibi düşünüldüğünde ve yerinde kullanılmadığında boynumuza, elimize ayağımıza dolanabilecek ve bizi o çukura mahkûm edebilecek, hatta sonumuz olabilecek yeteneği olan bir ‘kuvve’dir. Bu sebeple öncelikle ‘büyük iddialarımız’ ile kendimizi ifade etmekten vazgeçmeliyiz. Bu, iddialarımızdan vazgeçtiğimiz anlamına alınmamalı, aksine iddialarımızı zafiyetlerimizle yıpratmamak ve ‘haddini bilmesi gereken insan’lar olabilmek için böyle olmalıdır. Bu, hayatını politik tutuma angaje eden birilerine göre emperyalizmin bir oyunu, iddialarından uzaklaştırma tuzağı, değerlerin aşındırılması projesi v.s. gibi takdim edilebilecek bir konu olsa da, meselenin özü asla bu derekede algılanabilecek denli basit ve değersiz değildir. Aksine bu; büyük iddiaların gerçeğe dönüşebilmesi için, eni ve boyuyla yeterince kavranamamış ilkelerin anlam bütünlüğüne yönelecek bir bumeranga dönüşmemesi için, varlığını temin eden unsurları sıradanlaştırmamak ve uyarıcı niteliklerini daima diri tutabilmek için, sürekli çelişkiler üreten literalist kolaycılığı aşabilmek ve tüketen mirasyedi tembelliğinden sıyrılıp duygusal doyumların düşünsel eşiklerle uyumlu olabilmesi için güçlü bir motivoloji alanı sunan bir aklıselimin varacağı yerdir.
Tercüme düşünceler ve gerçekliğimizle uzaktan yakından ilişkili olmayan durumlar aynı zamanda mutsuzluğumuz demektir. Ahlaki belirsizlik kuramı ve bunu besleyen düşünsel kısırlık, kendini tanıyabilme ve ifade etme imkânlarını da yok eder. Konsolide edilmemiş ve bilgi ile tahkim edilmemiş ahlakçı tutumlar esasında, ahlaki zafiyetler ile maluldür ve doğrusu vicdanen müsterih olmayı değil pozitif başarıyı hedeflerler. Buna dair argümantasyon ve donanımlarını da üzerlerinde oturdukları daldan temin etmeye kalkışırlar. Hal böyle olunca ve içinde bulunulan duruma dair dinsel karineler üretme sorunu hasıl olunca da bundan münbit bir alan da olamaz herhalde ki İslam Tarihi bunlardan müteşekkildir. İşin hakikat açısından can yakan tarafı ise yorumların zamanla ortodoksiya tarafından mutlaklaştırılması olmuştur.
İşin asıl önemli tarafı, bütün bu yorumların, Allah’ın isteği olarak tanımlanması ve böylece meşrulaştırılmasıdır.
Toplumsal gerçekliğimiz ile zihinsel gerçekliğimizin uyuşmamasının temelinde bu derin çelişki yatmaktadır. Kendi doğasını yansıtmayan ve sadra şifa olmayan süreçleri kendi yaşamış gibi şizoik bir tutumla, savrulmayı da beraberinde getirmiştir. Bu yüzden İslam dünyasının özelde bu toprakların yaşadığı en önemli sorun “güven bunalımı”dır. Çünkü kendi gerçekliği ile uyuşmayan handiyse sanrı mesabesinde bir tarih algısından hareket ettiği için ne örneklik yapacak ne de kendi vaziyetini analiz edebilecek ayıklıkta değildir.
İçinde eleştiri geleneği oluşturamamış her toplum, hatta her ideolojik hareket, kesin inançlı insanlar üretir. Bu tür toplumlarda bir fikri tutunma sahibi olmayan ‘adam değildir’. Daha birçok ve bu sebepten bir ideolojiye sımsıkı tutunmakla kişi kendi benliğini aklamış olduğu duygusuna ulaşır. Kesin inançlılık suları her zaman sığdır ve zemininde keskin kaya uçları vardır. Bu şekilde koşullanmış kişi, kendini bu yolla akladığına inandığı ve sorumluluğunun ilk aşamasını bu şekilde yerine getirdiği için “bu dünyada kötü giden şeylerin sorumlusu benim dışımdakiler ve ben doğru olan yerdeyim bunlarla mücadele edilmeli hatta cezalandırılmalı bunlar” der. Mental spasm (zihinsel kasılma) yaşayamamış toplumların kapalı yapılar üretmesi ve katılaşması kaçınılmazdır. Yine kaçınılmaz olan bir başka şey de mental contraction (zihinsel büzüşme) dolayısıyla bir türlü ergenliğini yaşayamama halinin, dengesiz ve saldırgan bir ruhsalı besleyerek şiddet içerikli tercihler listesinin giderek artmasına yol açmasıdır. Burada önemli olan,düşünme fonksiyonu ile hasıl olacak sonuçları şiddet kanalıyla elde etme güdüsünün bir yol olarak devreye girmesidir. Bu tür toplumlarda insanların birbirleri ile ilişkileri bütüne ait bir parça (mütemmim cüz) olma duygusundan öte hegemonik bir alan edinme mücadelesidir. Keza sosyal motivasyon dinamikleri kişiler arasındaki ilişkilerde tamamlayıcı değil, hiyerarşik ve hegemonik olduğu için bastırılmış bir çatışmacılığı barındırır.
Aslında bu ilişkileri belirleyen de yönlendiren de iktidar denen büyülü olgudur. İktidarın kirlenen ve kirleten doğasına karşı yine onun aracılığı ile adaleti ikame etme paradoksu, bu olgu karşısında çok daha derin analizler yapmayı daha da zorunlu hale getiriyor. Bu da sağlıklı bir hafızaya sahip olmanın metodolojisini kurmak gerektiğini salık veriyor.
Milan Kundera’nın Mirek’ten iktibasla dediği gibi: “İnsanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır.”
Asalet, sahici bir hafıza için ana rahmi gibi hayati ise, tekrar etmekte hiçbir beis olmasa gerek: “Usul, esasa mukaddemdir!”
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —