A. Baki KARACA
Tarih: 22.07.2012 15:19
HALKIN HİÇ Mİ SUÇU YOK
HALKIN HİÇ Mİ SUÇU YOK
Yıllardır hep eleştirdiğimiz siyasiler oldu. Yaptıkları, yapamadıkları her konuda neredeyse hep eleştiri okları siyasilerin üzerine yöneldi. Tabii ki bu eleştirilerin çoğu haklı ve yerinde idi. Çünkü seçilmeden önce “bu ilin her türlü sorununu sıkıntısını biliyorum, ben bu ile vakıfım ve sorunlarını da ben çözerim seçilirsem” ama seçildikten sonra bu ilin sorunlarını anlatıp, “çözün” diyenlere de “bu konuda dosya hazırlayın bana sunun, bende gerekeni yapayım” diyecek kadar problemli oldukları için eleştirildiler. Yapamadıklarına “yapamıyoruz,” yanlışlara “yanlış yapıyoruz” demedikleri, eksiklerini görmedikleri, özeleştiri yapmadıkları, çoğu zaman net bir duruş ortaya koymadıkları, partizanlıktan kurtulamadıkları, partisinin her dediğine itiraz etmeksizin, yanlışı doğruyu araştırmaksızın, kayıtsız şartsız boyun eğdikleri için eleştirildiler ve görünen o ki eleştirilmeyi hak etmeye de devam edilecekler.
Peki, tek suçlu, tek eksik, tek eleştirilecek kesim siyasiler mi, tek hatayı onlar mı yapıyor, halkın hiç mi suçu yok? Kendini sorgulayamayan, önünü göremeyen, dayatılanları mecburmuş gibi yapan, itiraz kültürü gelişmeyen, demokratik yollardan hakkını aramayan, bir türlü orta yolu bulamayan, birkaç kısır slogandan öteye gidemeyen, kime neden oy verdiğini neden seçtiğini araştırmayan, sürü mantığından kurtulamayan, kitle psikolojisiyle hareket eden, yanlışa doğruya kendisi karar veremeyen, özgür iradesini kullanamayan, yanlışlarla hemen ikna edilen, istikrarlı olamayan halk. Her dönem farklı saflarda yer alan bir halkın psikolojisi ile bir ilin sorunları nasıl çözülür?
İki büyük deprem geçirmiş, onlarca, yüzlerce sorunu sıkıntısı olan, bunların çözüm umudunu gelecek bir Başbakana bağlamış ama bu Başbakan gelince ondan ne istediğini bilemeyen bir halk. Hiçbir sorununu dile getiremeyen, sesli düşünemeyen, ama tribünlerde mangalda kül bırakmayan, sorunları çözülmemiş yine kendi yaralarıyla baş başa kalmanın sıkıntısı içinde debelenen bir halk. Bu mantık, bu bakış açısı devam ettikçe debelenmeye mahkûm bir halk.
İşte bütün bu sıkıntıları sizler gibi yaşayan biri olarak; halkın ne yapması, nasıl durması lazım ki hayatında bundan sonra önemli değişiklikler olsun ya da bu toplumu değiştirmenin, doğru yönlendirmenin gerekçelerini ortaya koymak lazım diye düşünüyorum. Bir toplumun kendi geleceğini iyi inşa etmesi için neyi niçin yaptığını bilmesi lazım. Bilerek düşünerek yol alması ve hayatının kaçınılmaz bir ölçüsü olması lazım.
Peki, halkın sorumluluğu yok mu?
Kamu görevi, onu isteyene değil, layık olana verilir. Uzun zamandan beri bu kaideye riayet edilmediğini görüyoruz. İnsanlar, belli görevlerin ve makamların peşine düşmüş, buralara gelebilmek için her çareye başvurmuş, sonunda emellerine ulaşmışlardır. Bir makamı ısrarla isteyenler çoğu kez bunu kendi menfaatleri için isterler. Menfaatleri devam ettiği müddetçe de burada kalmayı arzu ederler ve bunun için ne yapmak, nasıl davranmak gerekirse öyle yapar, öyle davranırlar. Kamu görevi aslında kamunun menfaati için öngörülmüştür, ancak sizler de takdir edersiniz ki kamu menfaati ile özel menfaatler sık sık çatışır. Görevli, kamunun tarafını tutarsa makamını kaybeder, çünkü kamu halktır, halk da bizim ülkemizde ve özelde ilimizde uykudadır. Menfaatine ve bunu koruyana sahip çıkmaz.
Kamu görevlerinin başında iktidar vardır. İktidarı temsil eden makamlara bakanlıklar milletvekilleri üst düzey bürokrasi vd. layık olanlar aranıp bulunacak yerde buralara gelmek için çırpınanlar getirilirse balık baştan kokmaya başlar. İşte bu kokuşmayı önlemek için işin en önemlisi halka yani yönetilenlere düşmektedir. Halk önce işe ve iktidara, bunu ısrarla isteyeni, bunun için her düzenbazlığı yapanları değil, layık olanları tercih etmeli, hatta onları bu görevi üstlenmeleri için “kamuoyu” denen mekanizmayı işleterek göreve zorlamalıdır. Bunlar genellikle müstağni oldukları, bu makamların sorumluluğundan çekindikleri için kabul etmek istemezler.
Halk bilhassa böylelerinin peşine düşmeli, rica ve minnet ile onları işbaşına getirmelidir. Sistem böyle kurulduğunda eğer yanlışlıkla bir makama layık olmayan biri gelmiş ise yine halkın, denetimiyle bunu tespit etmek ve gerekli tepkiyi göstererek onu o makamdan uzaklaştırmak sorumluluğu vardır.
Batı'da vatandaşlar, kamu görevlilerine -siyasîler, siyasî makamları işgal edenler de buna dâhildir- “efendi” diye değil, “kamu görevlisi, hizmetlisi” gözüyle bakarlar. Devamlı denetleme mekanizmaları kurmuşlardır; denetlerler, aksaklık gördüklerinde derhal tepki gösterirler, 'Sen benim verdiğim vergi ile geçiniyorsun, benim (kamunun) menfaatini korumak, ona hizmet etmekle yükümlüsün” derler, görevli aksaklığı devam ettirirse mekanizmayı işletir ve onu alaşağı ederler. Bizdeki gibi kraldan çok kralcı kesilmezler. Siyasilerin kendileri yetmezmiş gibi birinci ikinci üçüncü dereceden yakınları bir ilin ve halkının üzerinde egemenlik oluşturmazlar. Her kuruma her insana çeşitli siyasi yöntemlerle müdahale etmezler.
İktidarı temsil edenler için de durum aynıdır. Muhalif, ya da taraf olan bütün vatandaşlar iktidardan hesap sorar, bir dahaki seçimde hizmete ve halkın menfaatine göre oy verirler.
Türkiye'de demokrasi uygulanıyor deniyor ama saltanat geleneği de tamamen silinmiş olmadığından seçimle ve tayinle işbaşına gelenlere velinimet, efendi, bey, paşa gözüyle bakılıyor, hizmetleri bir lütuf gibi kabul ediliyor, verdikleri şükranla anılıyor, vermedikleri karşısında boyun bükülüyor. Siyaset partilerle yapılıyor, parti menfaati kamu menfaatinin önünde tutuluyor, bunu istismar eden siyasîler 'parti için' diyerek kendi çıkarlarını koruyor ve kolluyorlar, partili vatandaşlar da partizanlık körlüğü içinde aka kara, karaya ak diyor, kendi menfaatleri için sorumluluklarını yerine getirmiyor, ilgilileri denetlemiyor ve hesap soramıyorlar.
Bu düzen değişmedikçe halkın imkânları ve hazinesi özel menfaat ve ilişki sahiplerine peşkeş çekilecek, kamu görevi makamları padişahlık tahtı gibi kullanılacak (bakan, genel müdür, müsteşar, memur, padişah, halk ise tebaası gibi olacak) makamlar özel ilişki ve menfaatlere göre alınıp satılacak, görevliler buna göre değiştirilecek... Sonunda ezilen ve kaybeden halk olacaktır.
Bu durum karşısında içimden hem acıyor, hem de bu acımanın anlamsızlığını öğütleyen gerçeklerle yüzleşmem gerektiğini söyleyen şeyler geçiyor. Akıl, irade ve sorumluluk sahibi olarak yaratılmış olan insanların bu imkânlarını kullanmak yerine koyun olmayı, güdülmeyi, itilip kakılmayı ve bundan bir nevi zevk almayı tercih ettikleri için...
Bu mübarek Ramazanda halkı bir meydana toplayıp, başına gelenlerin kendi tercihlerinin sonucu olduğunu, Kur’an’ın ifadesiyle “başlarına gelenlerin kendi elleri ile yaptıkları sebebiyle” olduğunu, “bir toplum kendini değiştirmezse Allah’ın onları değiştirmeyeceği”ni, gücün değil hakkın yanında oldukça güçlü ve haklı olabileceğini söylemek isterdim.
Sesimin en etkileyici, en ikna edici tonuyla onlara hitaben: “Artık yeter, silkin ve kendine gel, sana imdat ancak senden gelir. Allah muhtaç olduğun kudreti sana vermiştir, onu kullan, maddi ve manevi menfaatine sahip çık, aldanma, suret-i haktan görünenlere, kanma. Kişinin aynası işidir; ahlaka, işe ve esere bak, buna göre değerlendir, değerliyi tut, değersizi at; at ki kurtulasın, koca karılar gibi ağlamak fayda vermez, silkin ve kendine gel!” demek isterdim.
Ramazan Ayının bize umut, inanç, diriliş ve yaralarımızı sarma gücü getirmesini diler, bu Kur’an ayında Kur’an’la buluşarak gerçek kimliğimizi bulmayı ümit ve temenni ediyorum.
Hayırlı Ramazanlar…
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —