Konuşma Sonu Bir mesaj yaz...

banner207

TEVHİD

Tevhid’ kelimesi ‘birlemek’ demektir.

TEVHİD
TEVHİD
 
‘Tevhid’ kelimesi ‘birlemek’ demektir. Terim olarak Allah’ı birlemek anlamına gelir. Tevhid kelimesi Kur’an’da bulunmaz ancak kavram olarak ‘tevhid’in Kur’an’a ait olduğunu yadsımak mümkün değildir. Bir başka deyişle, tevhid Kur’anî bir kavramdır; İslam’ın Allah’ın birliği esasına dayandığını ifade eder. Kur’an Dini’nin özü, esası, füruatı ve usûlü tevhide yaslanır. Öte yandan tevhid akidesi Kur’an’da, başka kelimelerle işlenmiştir. Şirkin zıddı tevhiddir.
Kur’an’da "Allah’ı birleyiniz" (vahhidû=tevhid ediniz) şeklinde bir kelime yoktur fakat, aynı kökten ism-i fail olan ‘vâhid’ kelimesi birkaç kere kullanılmıştır. ‘Vâhid’ sözcüğü Allah’ın bir tek olmasını ifade eder. "Sizin ilahınız bir tek İlah’tır!" (ve ilâhukum ilâhun vâhidun) (2/Bakara, 163); "Bir tek İlah’dan başka İlah yoktur" (5/Maide, 73); "De ki O ancak bir tek İlah’tır" (6/En’am, 19) ayetlerinde ‘vâhid’ kelimesi kullanılmıştır ki, ‘tevhid’le aynı köktendir.
Tevhid Allah’ı birlemektir, fakat bu, sadece "Allah bir ve tekdir, başka ilah yoktur" sözünden ibaret değildir. Zira, tevhidin açılımları vardır. Allah’dan başka ilah kabul etmeyen bir insan, büyük bir inanç ve yaşam sistemini (tevhidi) kabul ettiğine dair bir sözleşmeyi imzalamış gibidir. Dolayısıyla "lâ ilahe illallah" sözü üç kelimeden oluşuyorsa da, kapsam alanı olarak karşımıza bütün Din’i çıkarmaktadır. İşte bu yazıda tevhidin bu açılımlarını ortaya koymaya çalışacağız.
Evet Allah biriciktir, bir tek’tir, O’ndan başka ilah yoktur. Bu ayetlere biraz incelikli bakıldığında, şu gerçek fark edilecektir: Burada kastedilen, "Allah bir tanedir, sizin zannettiğiniz gibi iki, üç ya da beş tane değildir, tek bir tanedir" değildir. Bunun yerine, İlah’ın tekliği üzerinde duruluyor. Yani burada asıl tartışma konusu, Allah’ın var mı yok mu olduğu değildir. Çünkü, Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri yaratıcı bir güç olarak Allah’ı biliyor ve inanıyorlardı, yani ateist değillerdi. Mekkeliler, Allah’la beraber başka birtakım ilahlar, tanrılar da edinmişler, bu tanrıların Allah katında bir değerlerinin olduğuna inanmaktaydılar.
Kur’an’ın ilk müşrik muhatapları ateist değildi ama, zihinlerindeki Allah, Kur’an’ın tanımladığı gerçek Allah da değildi. Bu nedenle Kur’an, onların çarpık Allah anlayışlarını sürekli düzeltmiştir. Mesela Kur’an, yerleri ve gökleri (yani bütün kainatı) yoktan var eden, bunları düzenleyen, sevk ve idare eden bir tek Allah’ın varlığına dikkat çeker:
"Eğer yerde ve göklerde Allah’dan başka ilahlar bulunsaydı, (yer ve gök) bozulur, dağılır giderdi. Öyleyse, arşın sahibi Allah onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir." (21/Enbiya, 22). Bu ayetin bir öncesinde, insanları Allah’dan başka diriltecek bir ilahın varlığını ortaya atanlar varsa bunların, iddialarını ispatlamaları istenir (21/Enbiya, 21), sonrasında da Allah’dan başka ilahlar edinenlerin buna dair delilleri (burhan) varsa onları neden getirmedikleri sorgulanır. (21/Enbiya, 24). Allah’a evlat isnad eden kafirlere cevap verirken Kur’an şöyle der: "Allah evlat edinmemiştir. O’nunla birlikte hiçbir İlah da yoktur. Eğer olsaydı, her İlah kendi yarattığıyla ilgilenir ve mutlaka biri diğerine galebe çalardı. Halbuki Allah onların yakıştırageldikleri sıfatlardan münezzehtir." (23/Mü’minun, 91).
Bir başka ayette ise, eğer Allah’dan başka ilahlar olsaydı, herhalde Allah’a karşı taşkınlık ederlerdi buyurulmaktadır. (17/İsra, 42). Bu ayet, "bu durumda o ilahlar Allah’a itaat etmek için çareler ararlardı" diye de yorumlanmaktadır. ‘İbteğa’ kelimesi buna uygundur, fakat yukarıdaki ayetleri ve benzerlerini göz önüne aldığımızda, bu ayetin, var sanılan tanrılar gerçek olsaydı, Allah’a karşı, Allah’a rağmen bir şekilde tanrısal güçlerini kullanıp kendi tanrısallıklarını ortaya koyma yoluna giderlerdi, madem ki Allah’a karşı böyle bir güç ortaya koyabilen yok, bu durumda bir tek Allah’ın kudretine teslim olmanız gerekmez mi mesajını verdiğine kanaat getirebiliriz.
Tevhid deyince akla gelen İhlas suresi Kur’an’ın en kısa surelerinden biridir ama mesaj olarak Kur’an’ın sanki özeti gibidir. Bu özelliğinden dolayı kendisine ‘tevhid’ suresi de denilmiştir. Tevhid herhalde en kısa ve özlü şekilde ancak böyle tanımlanırdı. Bibal-i Habeşî, bedenine hükmeden Ümeyye tarafından kızgın kumlar üstüne yatırılıp da işkence edilirken "ehad, ehad" sözleriyle mukabele ve mukavemet ediyordu. Bu hâdise, ihlas suresinin Mekke’nin erken dönemlerinde inmiş olduğu ihtimalini güçlendirmektedir. Böylece Kur’an kelime ve kavramlarının, yeni filizlenen bir İslam toplumunu nasıl ilmek ilmek dokuduğu da görülmektedir. "De ki O Allah bir tek’dir. Allah samed’dir. Doğurmadı, doğurulmadı. Hiçbir şey O’nun eşi dengi olamaz." Müfessirler ‘ehad’ kelimesinin arapçada genelde izafet terkibi ile kullanıldığına, münferid olarak pek kullanılmadığına dikkat çekmektedirler. Şu halde ‘ehad’ yalnızca Allah’dır. Allah’dan başka hiçbir şey ‘ehad’ değildir, sadece Allah’ın eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Varlığı örneksizdir.
İhlas suresini özetlersek üç ana temanın işlendiği görülecektir: 1.Allah bir tek’dir. 2.Allah doğmak, ya da doğurmak gibi beşeri niteliklerden münezzehtir. 3.Hiçbir şey Allah’ın dengi ve benzeri değildir. Böylece Allah yüzde yüz bir tenzihle teşbihden, tecsimden arındırılarak tevhid edilmiştir.
İşte tevhid dini İslam’ın Allah’ı budur. Bu ayetler İslam’ın İlahı’nı bütün diğer muharref dinlerin ve beşeri metafizik sistemlerin tanrı tasavvurlarından ayırmaktadır. Allah bir tek’dir, benzeri olmayan bir İlah’dır. Hiçbir şey O’nun misli değildir (42/Şura, 11). Allah’ın bir örneği, öncesi ve sonrası yoktur. O’nun cinsiyeti olmaz, zamana ve mekana muhtaç değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Çünkü O ilah’dır, her şeyi yaratan O’dur, bu kadar ekmel gücü elinde bulunduran, gücünün ve kudretinin sınırı olmayan bir yaratıcı, nasıl beşeri arazlara ihtiyaç duyabilir? Samed kelimesi hem surenin, hem Kur’an’ın, hem de tevhidin anahtar kelimesidir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, ama O her dileğin merciidir. Her muhtaç, avucunu O’na açar. O’nun dışındaki her varlık, talebini O’na yöneltir. Hiçbir varlık Allah’dan müstağni olamaz, ama O her şeyden müstağnidir.
İhlas suresinin, sözü hemen Allah’a çocuk isnad edenlere getirmesi ve bunu mutlak surette reddetmesi, Kur’an’ın nüzulü döneminde Allah’ı o şekilde tanıyan insanların varlığına delalet eder. Bilindiği gibi Hristiyanlar Meryem oğlu İsa’yı Allah’ın oğlu telakki etmişlerdir. Halbuki Samed Allah, çocuk edinmekten münezzehtir. Böyle bir ihtiyacı yoktur. Allah, bütün insanları olduğu gibi İsa ve annesini de kul olarak yaratmıştır. (19/Meryem, 93). Onlar da kul olmuşlardır. Ölümünden sonra ilah edinilmişse, ne İsa gibi bir nebînin, ne de salih bir insanın bunda bir günahı yoktur. Allah’ın İsa’ya "İnsanlara beni ve anamı Allah’dan başka iki ilah edinin diye sen mi söyledin?" diye sorması üzerine İsa’nın cevabı gayet açıktır: "Haşa! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim Sen onu mutlaka bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, fakat ben Senin zatında olanı bilmem. Sen şüphesiz gaybları mutlak bilensin." (5/Maide, 116).
Hristiyanların Allah’a çocuk isnad etmeleri, bağışlanabilir, sıradan bir günah değildir. Bu iftiraya Allah’ın gazabı o kadar şiddetlidir ki, bundan dolayı "neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp gidecektir" (19/Meryem, 88-92). Kur’an, "Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir olmuşlardır" ayetiyle (5/Maide, 73), teslis akidesini icad eden Hristiyanları tekfir etmektedir. (Demek ki tevhid dininde ‘tekfir’ vardır. Önemli olan, bir delile dayanmadan, hakkında bilgimiz olmayan insanları ulu orta tekfir etmemektir). Bununla beraber, onların içinde az da olsa, şirksiz iman edenlerin bulunabileceğini kabul etmektedir. Yahudiler ve Hristiyanlar tıpkı müşrikler gibi (22/Hac, 74; 39/Zümer, 67), Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir. Çünkü Yahudiler Üzeyir’i, Hristiyanlar da İsa’yı Allah’ın oğlu saymışlardır. (9/Tevbe, 30). Kur’an’ın indiği dönemin kültüründe tanrılar karılı-kocalı idiler. Tanrı demek, toplum içinde insanlar arasında dolaşan, insan türü varlıklardı. Bu anlamda şirk, bu özelliğinden hiçbir şey yitirmemiştir. Eski çağların ‘sırlı’ bildiği bir çok şeyin fâş olmuş olmasına, kısacası tabiatın büyüsünün bozulmasına rağmen, toplumlar hala herhangi bir beşeri gerçek bir tanrı olarak görebilmektedirler.
Yahudiler’in muharref kitabı Tevrat Allah’ı, tıpkı pagan dinlerin yeryüzünde, insanlar arasında gezip dolaşan bir ‘insan tanrı’sı gibi tanıtmaktadır. Tevrat’ın tanrısı, bahçede (cennette) günün serin vaktinde yürüyüş yapan, kendi eliyle yarattığı adam ve kadını, kendisinden korkup çalıların arkasına gizlendikleri için göremeyen ve "Adam! Neredesin?" diye seslenen, bazen de, yine bir kul ve peygamber olan bir beşerle (Yakup) sabaha kadar güreş tutan ve fakat her seferinde de yenilen, insan suretinde bir tanrıdır. Hristiyanlarda ise görüldüğü gibi Tanrı, kendi eliyle yarattığı İsa’yı kendine oğul edinmiş(!) beşer benzeri bir tanrıdır. Şimdi bunların Allah’ı hakkıyla takdir ettiklerini söylemek mümkün müdür?
Allah’a çocuk isnad etmek gibi bir densizliği sadece Hristiyanlar değil, Mekke putperestleri de işlemişlerdi. Aslında Kur’an, Yahudi ve Hristiyanlar’ın bu konuda, geçmiş bazı kafir kavimlerin sünnetine uyduklarını haber vermektedir. (9/Tevbe, 30). Mekke müşrikleri melekleri dişi olarak hayal ediyorlar ve bu dişi varlıkların Allah’ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. (16/Nahl, 57; 17/İsra, 40; 37/Saffat, 149; 43/Zuhruf, 16; 52/Tur, 39; 53/Necm, 21). Bu ayetlerde bu iddia "insafsız bir taksim", "çok büyük bir söz" olarak tavsif edilmekte ve müşriklerin yalan söyledikleri belirtilmektedir. Ki doğrusu elbette budur. İnsanlar hem geçmişte hem günümüzde, Allah’ın bilgi vermediği, gayb kategorisinde kalan konularda fikir yürüterek, türlü yanlış kanaatler belirtmişlerdir. İşte Kur’an bu davranışa ‘gaybı taşlamak’ demektedir. (18/Kehf, 22). Tevhid akidesi, gaybî konularda Kur’an’ın açıkladığı ile yetinmeyi, açıklamadığı konularda ise "size ilimden çok az bir (pay) verildi" (17/İsra, 85) hikmetince susmasını bilip, "Allah en iyi bilendir" ilkesine teslim olmayı icab ettirir.
Kur’an’ın Allah’ı vacibul vücud’dur. Varlığı kendiliğindendir, zorunludur. O’nun varlığı hiç kimseye, hiçbir şeye bağımlı, izafi, ilintili değildir. Allah evvel ve ahir, kadîm ve bâkî, ezelî ve ebedî, zahir ve bâtın’dır. O, doğmak, ölmek, acıkmak, susamak, uyumak, uyuklamak, yorgunluk duyup dinlenmek, sıcaktan ve soğuktan etkilenmek gibi, akla gelebilen bütün beşerî ilineklerden beri ve münezzehtir. Böyle birisi Tanrı değil, ancak bir kul olabilir. Allah ise, beşere ait bütün sıfatlardan mütealdir. Allah’ı zatında hakkıyla takdir edememek, doğal olarak sıfatlarında da takdir edememeyi doğurur. Tevhid dini İslam O’nu hem zat hem de sıfatlarıyla en doğru biçimde tanıtmaktadır.
Allah’ı sıfatlarıyla doğru tanıyamamak insanları şirke düşürmektedir. Aslında insanlar Allah’ın sıfatlarını inkar etmemektedirler fakat, Allah’ın dışında bazı insanları veya cinleri v.b. Allah gibi güçlü, kudretli, en azından Allah katında nüfuzu olan varlıklar olarak telakki etmektedirler. Yani, Allah’a ait olan birtakım yetki, güç ve kudreti başka varlıklara da taksim etmektedirler.
Mesela, her şeyden önce Allah yaratıcıdır. Bütün her şeyi O yoktan var etmiştir. "Bedîus semâvâti vel arz"dır. (2/Bakara, 117). Gökleri ve yeri (kainatı) altı günde (7/A’raf, 54 v.b.) hak ile yaratmıştır. (6/En’am, 73). Gerçi müşrikler Allah’ın yaratıcı olduğunu inkar etmiyorlar (39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9), fakat Allah’ı hakkıyla takdir edemedikleri için dini Allah’a has kılmıyorlar, Allah’a ortaklar koşarak O’nun uluhiyyetini ve rububiyyetini taksim ediyorlar. "Oysa" diyor Kur’an, "o sizin Allah’ın ortakları sandığınız ilahlar bir sivri sineği bile yaratamazlar; hatta sinek onlardan bir şey kapsa götürse onu bile geri alamazlar." (22/Hac, 73). Hasılı, hiçbir şey yaratamayan, kendisi yaratılmış olan bir varlık nasıl tanrı olabilir? (16/Nahl, 20; 25/Furkan, 3).
Bütün mevcudatı sadece ‘kün’ emriyle (36/Yasin, 82) yaratan âlemlerin Rabbi Allah, her şeyin rızkını da vermektedir. Yeryüzünde hayat süren her canlının rızkı Allah’a aittir. (11/Hud, 6). Yeryüzü bir sofradır ve her canlının o sofrada nasibi vardır. Dolayısıyla tevhidi iyi kavramış mü’minlerin, seküler bir zihinle rızık endişesi taşıması mümkün değildir. Bununla beraber, rızkı kazanmak için meşru alanlarda çalışmak da yine tevhidin gereğidir. Çünkü Allah rızkı sebepler aracılığıyla verir. Sünnetullah böyledir. Nebatâtın ve hayvanların aksine insan ancak çalışarak rızkını elde edebilir. İslam dinine göre insanlar kâsib (kazanan)dir. Allah ise rızkı yaratandır.
Rızık endişesi mü’minlere haramları işletemez. Örneğin, "bakamayız" kaygısıyla çocuklarını öldürmeyi Allah kesin bir dille yasaklamıştır. "Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Biz onları da rızıklandırırız, sizi de. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur." (17/İsra, 31). Seküler batı felsefesini referans alan çağdaş toplumlar, rızkı Allah’ın verdiğini değil, adeta kendilerinin yarattığını zannetmektedirler. Sonuç itibariyle, tıpkı Karun gibi, kazandığı her mala yüzde yüz ‘benim’ demekte, Allah’ın, malına fakiri ortak yapması gibi bir erdemi kabul etmemektedir.
Rızkı kendisinin yarattığını her fırsatta hatırlatan Allah, bir anlamda insanı Allah’ın mülkünde kiracı / işletmeci olarak görmekte ve kiracıya, Allah’ın kendisine hesapsızca verdiği rızıklardan, muhtaç olanlara vermesini istemektedir. Buna da din dilinde ‘infak’ denmektedir. Allah, fakire verilen yardımı, kendi üzerine "güzel bir borç" (karz-ı hasen) olarak yazmakta, karşılığını o kimseye kat kat fazlasıyla vereceğini müjdelemektedir. (57/Hadid, 18).
Peki, kendisini hiç yoktan var eden ve rızkını veren Allah’a karşı kul ne yapmalıdır? Kulun yapacağı bir tek şey var o da hamd etmektir. Kendilerine yapılan en küçük bir iyiliğe karşı defalarca teşekkür eden insanlar, Allah’ın onlara olan nimet ve lütuflarını düşündüğü zaman, hamd etmenin boyutu da anlaşılacaktır. Hamd sadece Allah’a yapılır. Çünkü O alemlerin Rabbidir, hiç yoktan yaratandır, hem bu dünyanın, hem de ahiretin sahibidir.
İnsanların Allah’ı hakkıyla takdir etmelerinin en önemli bir adımı, yaratıcı ve rızık verici olarak Allah’ı bildikten sonra, uluhiyyeti ve rububiyyeti de gerçek merciine, yani Allah’a tahsis etmeleridir. İlah kelimesi Türkçe’ye ‘tanrı’ olarak çevrilebilir. İnsanın kendisinden korkup saygı duyduğu, aşırı sevgiyle sevdiği, ibadet/kulluk ettiği varlıklara ilah denir. İnsanlar ilah zannettikleri varlıklarda kendilerini koruyup kollayacak bir gücün bulunduğunu sanırlar. Fakat Kur’an der ki, Allah’dan başka ilah yoktur! "La ilahe illallah" (Allah’dan başka ilah yoktur) sözü, kelime-i tevhid olarak adlandırılır ve İslam’ın ve tevhidin özetidir. Aslında "La ilahe illallah" sözü, insanlar nezdinde bir vakıa olarak ilahların/tanrıların varlığını kabul etmektedir. Daha doğrusu, insanların belki sonsuz sayıda varlığı ilah yerine koymasını bir vakıa, ama sonuç itibariyle geçersiz saymaktadır. Elbette Allah’dan başka sanal tanrılar, tanrıçalar vardır; insanların kendilerine tapmalarını isteyen, bunun için kanuni düzenlemeler yapan monarklar her zaman olagelmiştir. Hatta insan kendi heva ve hevesini bile ilah edinebilmektedir. (25/Furkan, 43). Fakat "Allah’dan başka ilah yoktur" demek, bu ilah sandıklarınızın hiçbir gerçekliği yoktur, onların ilah sayılmaları bir aldanmaktan ve aldatılmaktan öte bir şey değildir demektir.
Şirkin mantığı doğru kavranmalıdır. Çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi, müşrikler sıradan bir ağaç kütüğünü ya da, sıradan bir taş, beton ya da metal kütlesini ‘öylesine’ ilah ediniyor değiller. O taş, ağaç, beton ya da metal kütlesi bir formdur, zarftır, esas olan o zarfın/formun içine konulan mazruftur, ruh(!)tur. Ağaçtan, tahtadan, taştan veya metalden diktikleri ilah/tanrı heykelleri, adı üstünde temsillerdir. Bütün müşrikler bu temsillerin ardında, içinde çok ‘yüce’ anlamlar bulmaktadırlar. Tıpkı Samiri’nin, altından yaptığı buzağıya yüklediği ve Musa’nın göremeyip de kendisinin gördüğünü iddia ettiği anlam gibi. (20/Taha, 88, 96). Bu konuda gelmemiz gereken saded şudur: İnsanlar esas olarak güçlü zannettikleri siyasî önderleri, din ulularını, toplum liderlerini v.b. ilah edinmektedirler.
Günümüzde bunlara, sesiyle, güzelliğiyle, cinselliğiyle, bedensel özellikleriyle toplumu büyüleyen ses ve sinema sanatçıları, pop-starlar, futbol oyuncuları da dahil olmuştur. Şunu diyebiliriz ki, Allah’dan başka varlıkları ilah edinmek, bir biçimde onların büyüsüne kapılmak, teshir olmakla alakalıdır. Bu bazen ezilerek sağlanabilir, bazen aşağılık kompleksine kapılarak sağlanabilir. Allah’ı ilah bilmek ise tezekkür, tefekkür, tedebbür ve ta’akkul ile olur. Allah’ın âfaktaki ve enfüsteki ayetlerini (41/Fussilet, 53) seyr ü temâşâ eden, tefekkür eden insanlar (67/Mülk, 3-4) Allah’ın azametini takdir etmekten başka çare bulamazlar. Allah’dan başka varlıkları ilah edindikçe insanlar aşağılaşır, esfeli safiline düşerlerken, Allah’ı ilah bilen insanlar yücelir, eşrefi mahlukat olurlar.
Tevhid’i "Allah’ı birlemek" olarak tanımlıyoruz. Bu tanım türkçe itibariyle sanki birden fazla Allah varmış da biz onu bire indirecekmişiz gibi bir çağrışım yapmaktadır. Halbuki Allah’ı birlemek, Allah’ın kendisi açısından değil, insanlar açısındandır. Yani, Allah’ı bir bilmek ve kabul etmek, her şeyi yaratan bir tek Allah’ın varlığına iman etmektir. Allah’dan başka ilah kabul etmeyerek, Allah’ın ilahlığını onaylamaktır.
Bazen de insanlar, bir tür dindarlık saikiyle ilahlar edinmektedirler. Şöyle ki, müşrikler Allah’ı, yanına varılması neredeyse imkansız olan, bir sürü engellerden, sorgulamalardan, güvenlik çemberinden sonra ve önceden alınması gereken randevudan sonra ancak ulaşabildikleri, yanına varınca da çok kısa bir süre kalıp, korku, telaş, panik ve sıkılma nedeniyle dertlerini yarım yamalak ancak anlatabildikleri krallara benzetmektedirler. Ama böyle bir krala kendilerini yaklaştıracak, iltimas yapacak bir aracı buldukları zaman, hem korkuları gitmekte, hem de istedikleri işlerini yaptırabilmektedirler. Bu işler meşru olabildiği gibi, gayri meşru da olabilir. Hatta krala rüşvet vermek de söz konusu olabilir. İşte müşrikler, krala benzettikleri Allah’a kendilerini yaklaştırması, O’nun katında şefaat etmesi ümidiyle ilahlar edinmektedirler. (10/Yunus, 18; 39/Zümer, 3). İlk başta Allah hakkında yanlış bilgi edinince, böyle yanlış bir (şefaat) sonucunun çıkması doğaldır. Kur’an bunu şöyle bir formülle izah etmektedir: Güzel ülkenin bitkisi güzel, çorak ülkenin bitkisi ise faydasız bitki olur. (7/A’raf, 58). Halbuki bu, Allah’a, göklerde ve yerde sanki hiç bilmediği yepyeni bir şey öğretmek gibidir. (10/Yunus, 18). Allah asla böyle bir şey yazmamıştır. Zaten bunun çürütülmesi de oldukça kolaydır: O ilahlar (sanal tanrılar), müşriklere ne bir yarar sağlayabilirler, ne de bir zarar verebilirler. (10/Yunus, 18).xxx
İlah edinmek, o varlığı itaat edilecek yüce bir güç, emirlerine karşı gelinmemesi gereken bir otorite, insanlara istedikleri şeyleri verebilen bir merci, bir dediği iki edilmemesi gereken üstün kişilikler olarak görmekten kaynaklanmaktadır. İnsan Allah’dan başka kimi böyle görüyorsa o varlığı ilah edinmiş olur. İşte tevhid, uluhiyyeti sadece ve sadece Allah’a tahsis etmeyi gerektirir. Kur’an’ın heva ve hevesini ilah edinmek dediği de işte, insanın zevklerine perestij etmesi, hayvani arzularının esiri nefsinin bir dediğini iki etmemesi demektir. Hiçbir kutsalı olmayan, haram-helal gibi bir ölçü tanımayan, hayvanî duygularının tatmininden başka hiçbir ideali olmayan insanlar, heva ve hevesini ilah edinmişlerdir. Tevhid, nefsin isteklerinin helal/meşru yollardan itidal içerisinde tatmin edilmesini talep eder. Nefsani arzuları ilahlaştırmak kadar, ruhbanlık hayatı da dinin yasakladığı bir sapmadır. (57/Hadid, 27).
Çok genel olarak, "tevhid davası, uluhiyyeti ve rububiyyeti alemlerin Rabbi Allah’a tahsis etmektir" dense yeridir. İlah kavramı gibi Rab kavramı da dinde belki en önemli ikinci kavramdır. Bu iki kavramın açık seçik bilinmesi, akideyi tamamen netleştirecek, mü’min, bilerek mü’min olacak, müşrik ve kafir de bilerek müşrik ve kafir olacaktır. Bilmeyenler ise ‘müzebzebîne beyne zalik’ türünden münafık olarak kalacaklardır.
Rab kelimesi terbiye edici, yetiştirici, eğitici, koruyup kollayıcı, mes’uliyet yüklenici, yücelik, efendilik, istediğini yapar olmak, sahip olmak gibi anlamlara gelmektedir. Şimdi bu anlamları tek tek ele alıp, mesela, "bir öğretmen/eğitmen (mürebbî) de eğitici, öğretici, yetiştiricidir, peki öğretmen rab midir?" gibi bir soru sorulabilmektedir. Halbuki bu soru yersizdir. Elbette hiçbir öğretmen rab değildir. Fakat önemli olan, bir öğretmenin/mürebbinin, ne ile, kimin adına (besmeleyi hatırlayalım), kimin ölçüleriyle, hangi terbiye sistemiyle, ne gibi hedefler için ve kimi ululayarak terbiye ettiğidir.
Eğer insanlar Firavun veya Nemrut gibi bir tek kişiyi rabbani sıfatlarla kutsuyor, onun kendilerini rızıklandıran, yetiştiren, kendilerinin sahibi ve efendisi olduğuna, onun hükmünün geçerli, onun değer yargılarının egemen olduğuna inanıyorlarsa işte o kişi rab edinilmiştir ve insanlar da onun kulu durumundadır. Kısacası, kime rablık sıfatları tanrısal bir içerikle yükleniyorsa o kişi rab edinilmiştir. Rab edinilen, bazen bir kişi değil, bir kurum da olabilir.
Kur’an çerçevesinde konuyu incelediğimizde görürüz ki, mesela Nemrut’la İbrahim Peygamber’in ihtilafı, Allah var mıydı, yok muydu meselesi değildir. Mesele, Allah’ın Rab kabul edilip edilmemesidir. Nemrut da Allah’ın varlığını tasdik etmektedir. Fakat günlük hayatta, egemen olduğu topluma, Allah’ın yerine, önceki atalarından devralınan, toplumun kendi katkılarıyla da gelişip yayılmış olan, ama sonuçta sınırlarını kendisinin belirlediği İslam dışı değerler bütününü egemen kılmaktadır. Yani Nemrut, Allah’ın eğiticiliğinden, yetiştiriciliğinden, terbiye ediciliğinden asla razı değildir. İşte ihtilafın konusu budur. Oysa tevhid, hiç tartışmasız Allah’ın terbiye sistemine teslim olmayı, onunla terbiye olunmayı emreder. Çünkü otorite bölünme kabul etmez. Yaratıcı, öldürüp diriltici, rızık verici, kainatı sevk ve idare edici Allah, Rububiyyete gelince onu neden bir başkasıyla paylaşsın?
Musa ile Firavun’un mücadelesinde Firavun’un Musa’ya, "O alemlerin Rabbi dediğin de neymiş?" diye sorduğunu görmekteyiz. (26/Şuara, 23). Bu sözle Firavun, ilk defa duyduğu bir şeyi anlamaya çalışıyor değil, "bu mesele de nereden çıktı?" demek istiyor. Çünkü Mısır’ın Rabbi olarak kendisine Allah’ın ortak kılınmasını(!) istemiyor. Musa ise, "O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir", hatta "O sizin de, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir" diyerek, Firavun’un kastını hedef alan cevap vermiş oluyordu. (26/Şuara, 24, 26). Bu durumda Firavun’a, Musa’nın ‘mecnun’ olduğunu söylemek düşüyordu... (26/Şuara, 27). (Günümüzde de ‘meczup’ denmektedir.) Şimdi Musa’nın Allah için kullandığı ‘alemlerin rabbi’ sözünü tahlil ettiğimiz zaman, Musa’nın bütün kainatı Allah’a bağladığı, kainatı, oluşu, yaratılmış alemi Allah merkezli yorumladığı ortaya çıkar. Firavun bugünkü batı felsefesi literatürünü bilmiş ve anglo-sakson diline vakıf olmuş olsaydı kuşkusuz Musa’yı ‘entegrist’, ‘fundamentalist’, ‘totaliter’, ‘gerici’, ‘kör radikal’, ‘çağ dışı’ gibi sözcüklerle yaftalardı.
İşte bu anlamda, Allah’ın hükümlerinin dışında yaşam tarzları, ahlak ölçüleri, hukuk sistemi, siyasi ilkeler belirlemek, daha doğrusu bunlara göre yaşamayı talep etmek, Allah’dan başkalarını rab edinmek sayılacaktır. Tam bu nokta, tarih boyunca pek çok dindarın da anlamakta zorlandığı, bilerek veya bilmeyerek Allah’dan başka varlıkların rab edinildiği noktadır. Bunu biraz daha açarsak, bir insan Allah’a inanıyor olabilir, hatta Allah emrettiği için namaz kılıyor, oruç tutuyor olabilir, para bulunca Kabe’yi ziyarete gidebilir, bayram günlerini ve kandil gecelerini ‘ihya ediyor’ olabilir, fakat bütün bunlara rağmen, Allah’dan başka varlıkları, özel veya tüzel kişileri, hatta bazı ideolojileri, siyasi sistemleri rab edinmiş de olabilir. Çünkü bu andığımız ibadetler, ne yazık ki onları yapan insanları tevhid bilincine erdirmenin garantisi değildirler. Tevhidî bilincin elde edilmesi, yüzde yüz Kur’an’ı esas alan bir eğitimle olabilir. Namaz kılmadan önce, namazı niçin kıldığını bir insanın öğrenmesi gerekir. Bu da tefekkürle olabilir. Hem namaz kılmak, hem oruç tutmak, hem Kabe’ye gitmek, hem de Allah’dan başkasını rab edinmeyip, sadece Allah’ı ilah ve rab edinmek için işte, İbrahim’deki ve Musa’daki tevhid bilincini elde etmek gerekmektedir.
Kendisine kitap verilen toplumlar yerine göre din adamlarını, din büyüklerini, kendilerine birtakım yücelik payeleri verdikleri azizlerini, ermişlerini, evliyalarını, şeyhlerini, mürşidlerini, parti ve cemaat liderlerini v.b. rabler edinmektedirler. Bu soruna Kur’an Yahudiler ve Hristiyanlar bağlamında parmak basmaktadır. Fakat şu anda, Tevbe suresinin 30-31. ayetlerinin ‘müslüman’ toplumlar için de bir mesaj içermediğini kim söyleyebilir?
Kur’an, Yahudilerin "Üzeyir Allah’ın oğludur", Hristiyanların da "İsa Allah’ın oğludur" dediklerine dikkat çektikten sonra, bu iki kitap ehli toplumun, kendi din adamlarını (hahamlarını ve rahiplerini) ve Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı Allah’dan başka rabler edindiklerini haber vermektedir. (9/Tevbe, 30-31). Halbuki diyor Kur’an, bunlar "bir tek İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı!" Ayetin bu son cümlesi, Yahudilerin ve Hristiyanlar’ın, sözü edilen din adamlarına ve İsa’ya ibadet ettikleri tezini ihtiva etmektedir. Rasulullah zamanında Hristiyanlar bunu reddetseler de, O, din adamlarının helal saydıklarını helal, haram saydıklarını haram kabul ettiklerini kendilerine doğrulatmış, böylece bu tutumun, o adamları rab kabul etmek olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. Demek ki, adı, sıfatı, ilmî mertebesi v.s. ne olursa olsun, bir insanı haramın ve helalin, iyinin ve kötünün, yanlışın ve doğrunun, yararlının ve zararlının ölçüsü kabul etmek onu rab edinmektir. Halbuki din adamları da birer insandır. Doğrunun, yanlışın, iyinin ve kötünün nihai kaynağı sadece Allah’dır. Dolayısıyla sadece Allah’ı rab edinmek için, dini Allah’a has kılmak (39/Zümer, 3, 11) Allah’dan başka haram ve helal koyucu tanımamak gerekir. (16/Nahl, 116).
İnsanlar, kendilerinde büyük güçler, erişilmez nüfuzlar bulunduğunu vehmettikleri ‘din büyüklerini’ ilahlaştırmaya çok meyyaldirler. Onların yanında ‘edep’ gerekçesiyle, namazda tahiyyata oturur gibi oturan, ayakta ise namazda kıyam eder gibi el göğüsde divan duran, hiç ağızlarını açmadan onları dinleyen, yüzlerine bakmayı edebe mugayir sayan, onlara soru sormayı ya da sözlerinin nedenini, niçinini, kaynağını sormayı edepsizlik kabul eden, hatta kızını evlendirecekken şeyhinden izin isteyen insanlar herhalde Tevbe suresinin 31. ayetinden kendilerini muaf görmemelidirler.
Peygamber Muhammed (a.s)ın vefatını ganimet bilen İslam karşıtı kültür havzaları, Yahudiler’in ve Hristiyanların ruhbanlarına yaptıklarını, ‘müslümanların’ kendi ruhbanlarına yapmaları için gerekli ortamı hazırlamışlardır. Söz konusu kültürler sayesinde müslüman coğrafyasında İslam dışı velayet nazariyeleri geliştirilerek, başta Peygamber olmak üzere, birçok tasavvuf büyüğü, bâtınî yorumcular, hulûl ve ittihad nazariyesinin, vahdet-i vücudun teorisyenleri ilahlaştırılmış, Allah’dan başka rabler konumuna yükseltilmiştir. Kur’an kavramlarının içini boşaltarak, yeni bâtınî anlamlar yüklenmesi, tevillerle vahyin tahrif edilmesi de işte bu süreçte başlamıştır. ‘Velî’ kelimesi bunun en canlı örneğidir. (Galatı meşhur olarak bazen ‘evliya’ da ‘veli’ yerine, tekil anlamda kullanılmaktadır). Kur’an dilinde velî dost, yardımcı, koruyucu, hâmî demektir. Bir öğrencinin her şeyinden sorumlu, her şeyine kefil olan yakınına (babası gibi) veli denir. Tasavvuf dilinde ise velî, büyük kerametler gösteren, gaybı bilen, tayyı mekanla bir anda birden fazla yerde görülebilen, kısacası, kendisine izafe edilen ilahî güçlerle Peygamberlerden de öne geçirilen tasavvuf şeyhlerine denir. ‘Evliyalık’ nübüvvetle yarıştırılmış, nübüvvetin hitama ermesine rağmen, velayetin hitama ermediği ve ermeyeceği ileri sürülmüştür. Yani nübüvvet velayetin gölgesinde kalmıştır. Üçler, yediler, kırklar, kutub, gavs gibi ‘gaybî adamlar’ dünyanın hakimi ve yöneticisi mertebesinde görülmüştür. Buradan, ‘insan-ı kamil’ adı verilen ve sıfatları itibariyle, bazen yarı tanrı, bazen tam bir tanrı görüntüsünde bir ‘insan’ tasavvuruna ulaşılmıştır. Aslında tasavvuf kültürünün ürettiği bu insan-tanrı kavramı, Hristiyanların İsa’yı Allah’ın oğlu görmelerinden farksız bir sapmadır.
Zaten vahdet-i vücud felsefesi, Allah’ı insanlaştırmış (hulul), insanı tanrılaştırmıştır (ittihad). Bütün alemlerden müstağni Allah’ı, üzerine bastığımız, dokunduğumuz dünya mesabesine indirgemek, yine de tevhid olarak iddia edilegelmiştir.
Peki, Allah’ı hiçbir şeye benzetmeyen, daha doğrusu hiçbir şeyin Allah’a benzemediğini bildiren, Allah’ın kemal sıfatlarının hiçbir ortağı olmadığını açıklayan İslam’ın tevhid akidesi ne olmuştur? Zihinler nasıl bu kadar yanıltılabilmektedir? Akıllar neden bu kadar dumura uğramıştır? İslam’ın çok açık tevhid ilkeleri nasıl bu kadar tartışma götürmüştür? Tevhidi tamamen tarumar eden bir felsefe, nasıl olup da, hatta tevhidin de hası olarak lanse edilebilmiştir? Bu soruları sormamız gerekir, fakat bütün bunlara şaşmamamız da gerekir, çünkü bu, İslam’ın başına ilk defa geliyor değildir. Daha önce de Beni İsrail Musa’nın ve İsa’nın tebliğlerine aynı şeyi yapmışlardı.
Şu halde mü’minler velî olarak yalnızca Allah’ı, Peygamber(ler)i ve mü’minleri bileceklerdir. (5/Maide, 55). Fakat kendileri gibi beşer olan mü’min kardeşlerini hiçbir şekilde putlaştırmayacaklar, Allah’ın yaratma, alemleri sevk ve idare etme, rızık verme, gaybı bilme, insanların kalplerinden geçeni bilme, insanlar için neyin hayır, neyin şer olduğunu takdir etme gücüne sahip tek merci olduğuna iman edeceklerdir.
Tevhid, sadece Allah’ı rab bilmek, sadece O’nu ilah tanımak, sadece O’na ibadet edip, sadece O’ndan yardım istemektir. Din Allah’ındır, ancak O din vaz eder, ancak O’nun vaz ettiklerini yaşamak dindar olmaktır. Allah’ın koyduğu sınırların ötesinde dindarlık ölçüleri olamaz. Bir insan hem Allah’ın vaz ettiği dine, hem de heva ve heves ürünü beşeri ideolojilere iman edemez. Toplumların hayatını hem Din’in hem de bir ideolojinin felaha erdireceğine inanamaz. Eğer Din’in dışında böyle alternatif bir kaynak olsaydı Rabbül alemin bunu bize söylerdi, o alternatif kaynaktan istifade etmemizi salık verir, bizi ‘dalalette’ bırakmazdı. Halbuki O diyor ki, benim dinime (sırat-ı müstaqiim) uyanlar doğru yolda, uymayanlar (beşeri ideolojilere iman edenler) dalalettedirler. (Fatiha suresi).
Tevhid, yalnızca Allah’a kulluk etmeyi gerektirir. Sadece Allah’a kulluk eden mü’min, akîdede, fikirde ve ahlakta kafirlerden, kafir ideoloji ve fikirlerden yüzde yüz ayrışmak zorundadır. Tevhid, "Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam! Siz de benim taptığıma tapmazsınız! ... sizin dininiz size, benim dinim banadır!" diyebilmektir. Bu denmediği sürece tevhid gerçekleşmez. Bir insan bunu diyemiyorsa, demek ki tevhidi, kendi kişisel kabulleri elverdiği oranda benimsiyor demektir. Yok eğer tevhidin bu olduğunu bilmiyorsa, yine dalalettedir. "Ben sizin taptıklarınıza tapmam" demek yerine, "ben sizin taptıklarınızı da aziz biliyorum; bizim tanrımız kadar sizin tanrınız da yücedir" demek şirk üzere uzlaşmaktır ki şirkin ta kendisidir. Medineli Ehli Kitap da kafirleri, Muhammed ve mü’minlerden daha doğru yolda görüyorlardı.. (4/Nisa, 51). Tevhid aynı zamanda kendi kendini inkar etmemektir.
‘Din ayrılığı’ bir gerçektir ve bunu dile getirmek, tevhid noktai nazarından bir tefrika, fitne, fesat, anarşi değildir. Bozgunculuk hiç değildir. Bilakis din ayrılığını yok saymak, "biz de sizin gibiyiz" ya da "siz de bizim gibisiniz; yok birbirimizden farkımız" demek fitne, fesat, tefrika olur. Elma ile armudun aynı şeyler olmadığını; bir teneke parçasının cam olmadığını, suyun ateşten ayrı bir şey olduğunu söylemek fitne-fesat olabilir mi?
Tevhid dini İslam Allah’a kulluk dinidir. İbadet, bütün beşer hayatının baştan sona Allah rızasına göre tanzim edilmesidir. Kulluk, kayıtsız şartsız, O’nun buyruklarına içinde hiçbir itiraz hissi olmaksızın (33/Ahzap, 36) teslim olmaktır. Bununla beraber, namaz gibi, elle tutulur gözle görülür, belirli rükünleri olan, vakitleri tayin edilmiş ibadet biçimleri de çok önemlidir. Bu ibadetler tevhidin ihlasla, huşû ile tezahür ettirileceği kulluk eylemleridir. Namazın kıyam, rükû, secde ve kâde rükünleri, bir insanın Rabbi (Allah) önünde kulluğunu göstermesinin, Allah’dan başka hiç kimsenin önünde zillete düşmeyeceğini ifade etmesinin en mütekamil biçimleridir. Namazın her karesinde tevhid biraz daha kıvama ermektedir. Namazın cemaat halinde kılınması, tevhid ruhunu zirveye çıkartan mükemmel bir kaynaştırma halidir. Dolayısıyla tevhid, kelime-i tevhidle başlamakta, namazla sürmektedir. Fakat maalesef, her namaz kılan, bu tevhidî bilince eriyor demek mümkün değildir.
İslam’ın namazdan belki daha fazla önem atfettiği ve kişiyi denemek açısından daha ciddi gördüğü bir ibadet de infaktır. Allah, yeryüzündeki zenginlikleri Allah’ın insanlara lütfu olarak görür. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir, sanki yeryüzü nimetlerinin bölüşümünde görevli bir kalfa gibidir. İnsan emanetçidir. Allah ona nimetler vermişse, o da diğer insanlara vermekte cimrilik etmemelidir. Çünkü mal ve mülkün tamamı Allah’ındır. İnsan, ne kadar zeki ve becerikli olsa da, çok mal kazanması garanti değildir. Nihayetinde her şey Allah’ın elindedir. Dinin infak emri bu zaviyeden okunmalıdır. Allah’ın lutfettiği mallarla tefâhur yapmak ancak cahil insanların işi olabilir.
Tevhidin kavilden fiile dönüşmesi en fazla infakla olacaktır. Kur’an altın ve gümüş (para) biriktirmenin, güzel atların (araba), hayvanların ve ekinlerin (sanayi, ticaret, tarım, iş hayatı v.b.) insan için tezyin edildiğini belirtir. Mallardan harcamak kolay bir imtihan değildir. Fakat, sadece bedensel ibadetlerle ve birtakım görüntüye dönük aktivitelerle tevhidin olmayacağı da bir gerçektir. Kapitalist bir iştiyakla mal biriktirmek, tevhidî değil, teşrikî bir eylemdir.
Dinde hüküm sahibi Allah’dır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek Allah’ın emridir. Tevhid böyle gerçekleşir. Allah’ın, ilk peygamberden sonuncuya kadar gönderdiği bütün ayetler, hükmedilmesi içindir. Son Kitap Kur’an, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenleri kafirler, zalimler ve fâsıklar sayar. (5/Maide, 44, 45, 47).
Allah hüküm koyucudur demek yasamanın kaynağı Allah’ın vaz ettiği Din’dir demektir. Halbuki günümüzde yasamanın kaynağı ‘halk’ kabul edilmektedir. Burada ‘halk iradesi’ Allah’ın iradesi karşısına çıkartılmaktadır. Halk iradesiyle kastedilen de asla sözün zahiri anlamındaki gibi değildir. ‘Halk’ kelimesinin içine rahatlıkla, halka hükmeden belirli lobiler, mahfiller yani güç odakları doldurulabilir. Fakat ne yazık ki zaman zaman dindar kimselerin bu söylemleri gerçekçi zannedip, Allah’ın indirdiği hükümleri hakimiyetin kaynağı yapmaktan utanç duymalarına şahit olunmaktadır. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar sözü edilen dindar kesimler tarafından Allah, din, kulluk, ilah ve rab gibi kavramlardan daha fazla telaffuz edilmektedir. Artık dindarlar "hakimiyet kayıtsız şartsız halkındır" demektedirler. "Yap işlet devret" türü, İslam karşıtı rejimleri kuran irade, projeyi ‘dindarlar’a devretmiş durumdadır. Fakat ‘dindarlar’, işletmeyi devretmek şöyle dursun, asıl sahibinden daha heyecanlı işletmeye devam etmektedirler.
Allah teşride ortak kabul etmez. İctihad ise teşri değil, teşriyi anlama çabasıdır. Peygamberler teşride Allah’ın ortağı değil, elçisidirler. Allah’ın hiçbir konuda hiçbir ortağı olmadığına göre, Peygamber’i de bu kapsamda düşünmek gerekir. Peygamber bizatihi dinde hüküm koyan birisi (şari) değildir. Haramı helali Peygamber belirlemez. İbadetleri tayin eden Peygamber değildir.
Bununla beraber Peygamber, ‘sıradan’ biri de değildir. O bir elçidir, dinde model insandır, üsvetün hasenedir. (33/Ahzap, 21; 60/Mümtehine, 4). Peygambersiz İslam kesinlikle olamaz. Peygamber’i sanki dinde ayrı bir başmış gibi görmek, tevhîdî bir anlayış değildir. Peygamber’le Allah’ın buyruklarını kimse birbirinden ayıramaz. Çünkü o, Rabbinin elçisidir, şerefli bir elçi. Onun sünneti, ümmetini bağlayıcıdır. Peygamber bir postacı gibi de görülemez. İnsanlık gerçekten peygamberliğe ve peygamberlere ne kadar da muhtaçtır. Bunda ters bir durum da yoktur, çünkü peygamberleri Allah seçmektedir. Görevi O vermektedir. Risaletsiz insanlık, denize dökülmüş yüzme bilmeyen, tutunacakları -yılandan başka- hiçbir dalları olmayan insanlar gibidir. Bütün dünya asırlardır, müstekbirlerin dünyayı risaletsizleştirme girişimlerine tanıktır. Dolayısıyla tevhid, peygambersiz asla olmaz. Ne var ki, Peygamber’e, olduğundan başka konum tahsis etmek de tevhid değildir.
Dünyada dinin sahibi olan Allah, ahirette hepten sahibidir. Ahirete Kur’an ‘din günü’ adını vermektedir. O gün, çok büyük bir muhakeme günüdür, yargı günüdür, hesap/laşma günüdür. O günde hesabı görecek olan Allah’dır. Mükafaatı veya mücazaatı verecek olan O’dur. Onun için o güne ‘din günü’ denmiştir.
Tevhid inancına göre ahirette hiç kimseye çekirdeğin filizi kadar bile haksızlık yapılmayacaktır. (4/Nisa, 77). Cenabı Allah ahiretin yegane hüküm merciidir. Orada O’ndan başka sözü geçen kimse olmayacaktır. Allah o gün, hem gönderdiği elçilere, hem de ümmetlere hesap soracaktır. (7/A’raf, 6). Herkes başını eğmiş, Rabbinin kendisi hakkında vereceği hükmü heyecanla ve korkuyla bekliyor olacaktır. Ancak yine O müjde veriyor ki orada mü’minler için korku yoktur, onlar hüzünlü de olmayacaklar. (2/Bakara, 62, 112, 10/Yunus, 62 v.b.).
Ahirette hiçbir günahkar, -Allah’ın affetmesi dışında- günahının affedilmesi için herhangi bir yol bulamayacaktır. O gün hiçbir alış veriş, hiçbir iltimas, adam kayırma ve dostluk, hiçbir şefaat geçerli değildir. (2/Bakara, 43, 254 v.b.). Allah katında kendilerine aracı olurlar ve kendilerini Allah’a yaklaştırırlar zannıyla tapındıkları ilahlar o gün müşrikleri yüz üstü bırakırlar, hiçbir yardımları dokunamaz. (39/Zümer, 3, 43-44).
Muharref yorumların aksine, ahirette peygamberlerin de Allah katında hiçbir şefaat yetkisi yoktur. Tevhid akidesi böyle inanmayı gerekli kılar. Çünkü o gün sadece Allah söz söyleyecektir. Kur’an dışı muharref yorumlar, ahirette Peygamber’in de ötesinde, evliya, ermiş, ricalül gayb, kutub, gavs-ı azam gibi bir yığın insana Allah katında şefaat etme rolü vermektedir. Mesela, bir büyük tarikat kurucusunun cehennemin kapısında durup, kendi müritlerini oraya girmekten alıkoyacağı açıkça yazılmaktadır. Kimisi Ali b. Ebi Talib’i cehennemin yanına durdurup cehenneme girmekten engelletiyor, kimisi Rasulullah’ın kızı Fatıma’ya, ümmetin günahları sevaplarından ağır geldiği zaman, başındaki örtüyü çıkartıp sevap kefesine koydurtuyor ki, sevapları ağır gelsin! Kimisi, Ümmül mü’minin Aişe’yi Allah’la öyle bir pazarlığa oturtuyor ki, sonunda Allah, ümmetin anası olarak bütün ‘çocuklarını’ ona bağışlıyor!
Kur’an Peygamber (a.s)ın Rasul olmakla beraber, yine de bir beşer oluşunu asla hatırdan çıkartmamayı öğütlemektedir. (41/Fussilet, 6; 18/Kehf, 110). Tevhid peygamberi Muhammed (a.s) kendisini ilahlaştırmaya karşı çok ciddi uyarılarda bulunmuştur. "Hristiyanların Meryem Oğlu İsa’ya yaptıkları gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. ‘Allahın kulu ve Elçisi’ deyin." buyurmuştur. Peygamber’in dindeki konumu bu iken, sıradan bir beşer olan insanların hangi özelliği var ki, insanları cehenneme ya da cennete girdirme yetkisi onlara tanınmaktadır? Bu insanların cehenneme girmeyecekleri nasıl da garanti görülüyor?
Tevhid dini İslam, günlük hayatın müslümanca yaşanmasını emreder. Müslüman her şeyden önce rol yapmaktan kaçınmalı, sahte maskeler takınmamalı, gerçekçi, açık ve dürüst olmalıdır. Müslüman günlük hayatında gösterişten uzak, cimrilikle saçıp savurma ortasında dengeli bir infakı ilke edinen, Muhammed (a.s)ın ahlakını sünnet edinmiş, haram helal sınırlarına kesin bir şekilde riayet eden, kul hakkı yemeyen, insanları kandırmayan, dolandırmayan, kendi çıkarı için insanlara haksızlık yapmaktan son derece kaçınan bir ahlakın sahibi olmalıdır. Tevhid ilk olarak aile içinde adaletli olmayı, anne babaya şefkatli ve edepli davranmayı emreder. Anne baba müşrik bile olsalar, onlara kaba, kırıcı ve sert davranma hakkını çocuklara tanımaz. Ayrıca akrabayı, yetimleri gözetmeyi, elimizdeki mallarımızdan onlara vermeyi emreder. Akraba, eş dost ilişkileri genelde çıkara dayanıyorken müslümanlar, ahlakı, erdemi, fedakarlığı, Allah rızasını öncelemeliler. Din her şeyi helalinden elde etmeyi buyurur. Fırsatçı, faydacı, "kazanayım da nasıl olursa olsun" mantığı müslümanca mantık olamaz.
Tevhid akidesi bütün ırkçı, kabileci, aşiretçi fikirleri reddeder. Bütün ırkları, soy ve sopları Allah yaratmıştır. Bir ırkı ya da kabileyi sevip sevmemenin ölçüsü, ‘bizim’ olması değil, takva olmalıdır. Bir ırkı blok halinde yüceltmek, diğerlerini sevmemek, yaratıcı Allah’ın yaratmasını sorgulamak anlamına gelecektir. İnsanları ırkıyla, kabilesiyle ya da cinsiyetiyle değil de, akidesiyle, ameliyle, ahlakıyla değerlendirmek tevhidî bir ölçüdür. Tevhid kitabı Kur’an, "Allah’ın boyası... Allah’dan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak O’na kulluk ederiz." (2/Bakara, 138) sözleriyle, adeta bir tek fırça darbesiyle bütün ırk merkezli yanlış anlayışları yok etmektedir. Sonundaki cümle ise, tam bir aksiyon örneğidir: "Biz yalnızca O’na kulluk ederiz."
Tevhid bir bütündür. Buraya kadar yazılanların hepsi bir bütünlük arzetmektedir. Tevhid akidesini bir bütün halinde kabul etmedikçe tam bir mü’min olunamaz. İslam bölünüp parçalanmayı kabul etmez. Bir kubbenin tepesini "la ilahe illallah" sözü gibi düşünürsek, kubbenin duvarları da Din’in ibadet, siyaset ve ahlakını teşkil etmektedir. Ya da Kur’an’ın hayranlık uyandıran benzetmesiyle, tevhid, kökü toprakta sabit, dalları göğe doğru uzanmış, meyvesini bitiren mükemmel bir ağaç gibidir. (24/İbrahim, 24-25)
 
Güncelleme Tarihi: 25 Ekim 2013, 11:39
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner241

banner248

banner141

banner140

banner238

banner247

banner203

bayan escort bursa escort escort gaziantep istanbul escort escort izmir escort izmir izmir escort istanbul escort denizli escort escort bayan

Konuşma Sonu Bir mesaj yaz...