banner194

banner197

banner151

banner140

banner202

banner200

banner148

banner141

banner161

banner201
24 Eylül 2017 Pazar

Van'da yaralama ve hırsızlık suçlarından 3 kişi tutuklandı

Kimsenin bir şeyini istemeyiz ama kendimizinkini de vermeyiz

Ömer Naci Yılmaz

06 Eylül 2017 Çarşamba 11:39
Kimsenin bir şeyini istemeyiz ama kendimizinkini de vermeyiz
banner76
 Karadağ, Fatih Sultan Mehmet’in son dönemlerinde Osmanlı idaresine geçmiş, daha sonra Sancak yapılmıştır. Bölge halkının yaşayış ve inanç tarzına müdahale edilmemiştir. Arazi şartları insanlarının gevşek/ tembel olmasını beraberinde getirmiştir. Osmanlıların Venediklilerle yaptıkları mücadelede Karadağlılar Osmanlının yanında yer almıştır. Rusların ayartmalarıyla geçen zaman sürecinde Karadağlılar Rus yanlısı bir tutum izlemeye başladılar. 1878 Berlin Kongresi ile Karadağ bağımsızlık kazanmış oldu. Müslümanların birçoğu buraları terketmek zorunda kaldı. Sırpların idaresinde etkin olduğu Yugoslavya’nın bir parçası olan Karadağ politik kimliğini kaybetti ve kendilerini kimlik açısından Sırpların bir parçası olarak görmeye başlardılar. Sırplar bölgede sistematik bir şekilde Sarplaştırma politikası uyguladı. Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmektedir.

 

Balkan turumuzun dördüncü ayağını Karadağ oluşturuyordu. Adriyatik Denizi’nin kenarında deniz turizminin gelişmiş olduğu bir ülke konumundadır. Ülkeye Arnavutluk sınırından girişimiz ise oldukça ilginçti. Eski Türkiye’de araç ruhsatlarının arasına çorba parası konulurdu. Karadağ girişinde çorba parasının pasaportların arasına konulduğunu gördük. Cuma namazı için Bar şehrinde mola verdik. Şehir eski Bar ve Yeni bar olmak üzere iki kısımdan

oluşuyordu.  Eski Bar bir Osmanlı şehri görünümündeydi. Burası Müslüman nüfusun yoğun olduğu bir yerdi. Sokaklar, caddeler ve camiler buram buram Osmanlı kokuyordu. Karadağ’da Osmanlı izlerinin yanında Venedik izlerini yoğun bir şekilde görmek mümkündür.

 

Cuma namazını kılmak için Balkanların en büyük camilerinden biri olan Selimiye Camii’ne geçtik. Türk Koordinasyon Ajansı buraya da damgasını vurmuş. Güzel bir eseri Müslümanların hizmetine sunmuş. Cami çeşitli eklentileriyle birlikte tam bir külliye görünümündedir. Namaz öncesinde Ramazan Kayan hocamızın güzel bir sohbetini dinleme imkânı bulduk. Hocamızın vurgu yaptığı önemli konulardan birisini “Türkiye’de camiler insan bekliyor, buralarda insanlar cami bekliyor.” Zira yapılacak olan her cami, her minare bu topraklara vurulmuş olan İslam’ın mührünü gösteriyordu. Kutlu mekânlar, atalarımızın kutlu emaneti olan bu topraklar nasıl oldu da elimizden kayıp gitti? Bu soruya arayacağımız cevap sosyolojik tevbemize vesile olsun. Bu topraklara Müslüman kimliğinin hakkını vererek gidebilmek bölge insanına verebileceğimiz en güzel mesaj olacaktır.

 

Budva şehrinin önemli sembollerinden biri olan Aziz Stefan Adasını net görebileceğimiz bir noktada fotoğraf çekimi için mola verdik. 19.yüzyla kadar dört yüz kişinin yaşadığı bir köy konumumdaymış. Geçmişte Türklere ve korsanlara karşı savunma ve sığınma yeri olarak hizmet vermiş, 1960’lı yıllara balıkçı köyü olarak gelmiş, etrafı surlarla çevrili bir ada görümündedir. Yugoslavya diktatörü Tito tarafından adadaki köylüler karaya

taşınmış, ada ünlülerin hizmetine sunulmuş.

 

“Kimsenin bir şeyini istemeyiz ama kendimizinkini de vermeyiz.”

 

Başlığa aldığımız bu cümle Josip Broz Tito’ya ait olup Kotor şehrinde kalenin giriş kapısının üzerinde yazmaktadır. Kim bu Tito? Zalimin ta kendisidir.

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İs­lâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde “Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı” sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun (1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir. Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar lide­rin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:

 

“Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece kor­kunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız.

 

Düşünün; öl­mek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gi­diş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyo­rum:

 

Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?

 

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir ses­leri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım;

 

Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...

Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulüm­ler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette...

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş.

Uyuşturmuş beynimizi... Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemi­yoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!!

 

“Kimsenin bir şeyini istemeyiz ama kendimizinkini de vermeyiz.” demiş.

 

Sömürdüğünüz topraklar babanızın çiftliği miydi? Bu zalimin ve dostlarının İslam topraklarında Müslümanlara yaptıkları zulümleri unutur muyuz? Elbette hayır. Tüm zalimler için yaşasın cehennem.

 

Kotor şehri eski bir Venedik şehridir. Kalenin çeşitli yerlerinde Venediklilere ait semboller yer almaktadır. Silah Meydanı, Saat Kulesi, Su Kanalı, Utanç Sütunu, Emme Basma Tulumba gibi. Barbaros Hayrettin Paşa Kotor Körfezi’ni kuşatmış, bölgeyi vergiye bağlamış. Ahali Osmanlı himayesini ve vergi ödemeyi kabul etmiş.

 

Karadağ’a mı, Osmanlının bir balkan şehrine mi veda ediyoruz? İster istemez bu karmaşık duygular yaşanıyor. Osmanlının Karadağ’ına gittiğimiz için vedamızı da Osmanlı şehrine yapıyoruz. “Koskoca Osmanlı ne yapmış ki?” diyen aymazın kulaklarını ister istemez burada da çınlattık.

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    SPOR TOTO SÜPER LİG
    Tür seçiniz:
    e-gazete
    • Haber Sistemi DEMO v5 - 08 Ekim 2011Manşeti
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV