VAN Haberleri Tümü

HASAN SABBAH HAŞİŞİLİK VE FETÖ

 Mehdi hurafesinin hiçbir gerçekliği yoktur. Mehdi, hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olan bir vehimden ibarettir. Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi; “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır.” Hayatımızı Mehdi gibi hurafelerin gerçekleşmesini beklemekle geçirmek yerine, akıl ve Kur’an’la sahici ve sahih anlamda insan olmanın ve hayatımızı yaşamanın çabasında olmalıyız.

 
Haşişiler, aslında ezoterik gizli/batınî herhangi bir İslam tarikatından çok farklı değillerdir. Şia’nın İsmailî kolunun daha radikal bir uzantısıdır. İmam Cafer’in ölümünden sonra oğlu İsmail’in kurduğu İsmailiyye mezhebinin inancını ve yorumunu benimseyen ve daha çok siyasi suikastlarıyla tanınan “sır” bir topluluktur.  Bu tür yapılarda “sır” olan şey genelde liderin ulûhiyet vasıflarıyla vasıflanacak kadar takdis edilmesidir ve bu durum topluluğun üyelerini adeta tutkal gibi birbirine bağlayan vaz geçilmezidir.  En tepedeki kişinin gizli bir bilgiye sahip olduğuna inanılır. Tanrıdan aldıkları bu bilgi herkesle paylaşılmaz.  İmama/lidere gelen bu bilgi çevresindeki gizli ve dar bir çevre ile paylaşılır
Batinî karakterli Haşişilik gerek özellikleri, gerek refleksleri itibarıyla bildik tarikat/cemaat yapılanmalarına benzemekle beraber genel manada hareketin liderinin kendine özgü yanılmazlık ve hatadan korunmuşluk algısından söz etmek gerekir. Bu harekette yanılmazlık ve hatadan korunmuşluk hususen Hasan Sabah’a atfedilen bir sıfattır. Batınî/Mesiyanik karakterli inanç sistemleri ve mezheblerde,  başta masumiyet inancı olmak üzere imamlar/liderler çok fazla yüceltilir. Tanrısal bir varlık olarak algılanan imamlara/liderlere mutlak itaat gerekir. Denilebilir ki Sünnî teolojide peygamberler, Şiî teolojide imamlar, hareketin teolojisinde ise Hasan Sabbah ismet/günah ve hatadan korunmuş sıfatıyla muttasıftır.
Haşişiyye; haşişi/esrar içen/esrarkeş kelimesinden türetilmiş topluluk ismidir. Haşişiyye/haşhaşiyye adı Şianın İsmailiyye mezhebi Nizarî koluna verilen bir isimdir. Bu isimlendirme ilk defa 1123’te Fatımi Halifesi Amir Biahkamillah tarafından kullanılmıştır. İran’daki İsmailliler için Batıniyye ve Melahide, Suriye’dekiler için Haşişiyye denilmiştir. (Zübdetü ‘n-Nuşra, s. 169, 195).
Bu tarikata Haşişiyye/haşhaşiyye denmesinde ki yaygın kanaat,  liderlerinin ölüm için görevlendirdiği fedailere  vecd  içinde cennet hayalleri görüp ölümü cesaretle karşılamaları ve yapacakları işlerin sonunda ulaşacakları nimetleri önceden tatmaları için esrar içirdikleri tevatüründendir.
Batınîlik hareketinin kirli düşüncelerini çürütmek için Fedâi’lul Batıniyye adlı eserin müellifi Gazali ile çağdaş olan Hasan Sabbah, İran’ın Kum şehrinde doğdu. 7 yaşında iken ilme merakı fark edilen Hasan Sabbah din âlimi olmak istiyordu. Ayrıca siyasete de yatkın bir karakteri vardı. 17 yaşından sonra İsmailî bir çevre ile tanıştı ve onlardan etkilendi. İsmailiyye mezhebini öğrendi.
İsmailiyye mezhebini benimseyen Hasan Sabbah İran’dan Mısır’a geçti. Orada yöneticilere ters düştüğü için hapsedildi. Hapisten çıkmayı/kaçmayı başarınca tekrar İran’a dönüp 9 yıl boyunca dolaşarak Batınîlik’in savunuculuğunu ve propagandasını yaptı. Bazı halk kitlelerinin sevgisini ve sempatisini kazandı.
Fatımi halifelerinden Müstansır Billah’ın (1094) ölümünün ardından yerine geçemeyen büyük oğlu Nizar‘ın ve soyunun imametini savunan Hasan Sabbah, h. 483 yılında başta Alamut olmak üzere İran ve Irak’taki çeşitli kaleleri ele geçirerek Nizarî teşkilatını kurmuştur.  XII. yüzyılın başlarında Selçuklular’ın hâkimiyetinde bulunan Suriye’de,  Masyaf, Baniyas, Havabi ve Kehf olmak üzere Cebel-i Ensariye’nin hemen hemen bütün kaleleri Nizarîler tarafından zapt edildi. Bu bölgede teşkilatlanmış olan Nizariler, genellikle Alamut‘ta oturan ve “Şeyhü’I Cebel” denilen liderlerinin emriyle muhalif müslüman gruplara ve Haçlılar’a karşı saldırılar düzenlemişler, fedaileri vasıtasıyla çok sayıda devlet adamına suikast tertip etmişlerdir.
Hasan Sabah İran’ın kuzeybatısında Elbruz Dağları’nın 1800 metresinde konuşlu ve erişilmesi çok zor olan Alamut Kalesi’ni 1090’da ele geçirdi. Kuşatılması zor olan kaleyi çok daha dayanıklı hale getirdi. Kartal yuvası anlamına gelen Alamut kalesinin içinde birçok yenilikler yaptırdı. İşte her şey bu kaleye yerleştikten sonra başladı. İlginçtir, bir şekilde Hasan Sabbah’tan etkilenen ve dini tahrif etmek amacı güden Mesiyanik sır örgütleri, önce Alamut Kalesi gibi kendilerine güvenli bir mekân seçmişlerdir. Bu güvenli mekân bazen bir ada, bazen güvenli bir kale olurken bazen de FETÖ örneğinde olduğu gibi güvenli bir ülke olarak karşımıza çıkabiliyor.
İslam dünyası için siyasi, içtimaî ve dini bakımdan ciddi bir tehdit oluşturan Haşişiler kurbanlarını özenle seçiyorlardı. Bunların bir kısmı idareci, bir kısmı da dini sınıftandı ve saldırıya maruz kalanların tamamına yakını Sünni idi; zaman zaman Şiiler’e, Hıristiyanlara ve Yahudilere de saldırdıkları olmuştur ancak, Haşişîler, başından itibaren İslâm düşmanlarına karşı değil, Müslümanlara ve Müslüman devletlere karşı mücadele etmişlerdir. Yakın hedefleri, faaliyetlerini rahatlıkla yürütebilmek için, uygun gördükleri yerlerin kimin hâkimiyetinde olduğuna bakmadan ele geçirip birer üs haline getirmek olmuştur. Uzun vadeli hedefleri ise büyük ölçüde İslâm birliğini sağlayan ve Sünniliğin samimi ve güçlü bir hamisi olan Selçuklu Devleti’ni yıkmaktı.
Haşişi fedaileri, hedeflerine ulaşmak için sinsice hareket eder, farklı milletlerin ve halkların örflerini, kılık kıyafetlerini, dillerini, âdetlerini, hal ve tavırlarını taklit ederek kendilerini iyilik melekleri olarak gösterirler; böylece, kuzu postuna bürünmüş kurt gibi,  hedeflerine ulaşmak için yıllarca beklerlerdi.  Öldürecekleri devlet adamlarının yakınına girebilmek için olağan üstü bir gayret gösterir, her türlü fedakârlığı yapıp, güvenilir bir kişi gibi gözükerek hükümdar ve devlet adamlarının korumalığına veya saray hizmetkârlığına kadar çıktıkları bile vakidir. Bu kişiler kendilerine öldür emri gelene kadar bulundukları konumda gizlenmeyi becermiş ve bu minval üzere eğitilmişlerdir. Bu halin 15 Temmuz darbe kalkışmasında su yüzüne çıkan yaver örnekleri ile birebir örtüşmesi ne kadar ilginç!
Hasan Sabbah’ın fedailerinden kurtulmak için akıl almaz tedbirler alan, kendilerini kalelere hapseden birçok devlet adamı buna rağmen Haşişi fedailerinin hançerlerinden kurtulamamışlardır. Zaten Hasan Sabbah’ın fedailerinden kurtulmak hemen hemen imkânsız gibiydi.
Hasan Sabbah, düşmanı olan devlet adamlarını fedailerine öldürtürken, kendi can güvenenliğini de 35 yıl sarayından çıkmayarak sağlamıştır. 1124’te liderlerinin ölümünden sonra da Haşişiler, terör faaliyetlerine devam ettiler. Mısır ve Suriye’deki devlet ve beyliklerin devlet adamları ve hükümdarları da Haşişiler’e engel olmak istediklerinde hançer darbeleriyle can verdiler.
Selçuklular, Haşişiler’in İslam âlemi için çok ciddi bir tehlike oluklarının farkında idiler. Bu sebeple aldıkları askeri tedbirlerin yanında halkı aydınlatmak ve İsmailî fitnesinden korumak amacıyla yoğun ilmi faaliyette bulundular ve Bağdat gibi önemli merkezlerde Sünni teolojiyi yaymak üzere Nizamiye Medreseleri’ni kurdular.
Selçukluların meşhur veziri Nizam’ul Mülk, Haşişîlerin görüşlerinden ve devlet için tehlike arz ettiğinden dolayı, cinayet işleyen fedailerden ele geçirildiklerini öldürtüp, ibret olsun diye şehir meydanlarında teşhir ettirdi ve Hasan Sabah’ın yakalanmasını emretti. Bunun üzerine bir Selçuklu ordusu Alamut Kalesi’ni kuşattı, ancak alamadı. Hasan Sabbah, kendisini yok etmek isteyen Büyük Selçuklu Veziri Nizam’ül Mülk’ü, Nihâvend yakınlarındaki bir köyde, 14 Haziran 1092 tarihinde Ebû Tâhir-i Erranî isimli bir fedaisini göndererek öldürttü.
Büyük Selçuklu Devleti’nin iki numaralı ismini yok eden Haşişiler, bu suikastla büyük bir propaganda ve sükse yaptılar. Melikşah‘ın ölümünden sonra oğulları arasında başlayan taht kavgaları Haşişiler’i iyice kuvvetlendirdi. Melikşah’ın oğlu Berkyaruk Haşişiler’e düşman birini vezirliğe getirince bir fedainin hançerli saldırısına uğradı. Suikasttan yaralı kurtulan Selçuklu Sultanı, bu olaydan sonra Haşişiler’den uzak durdu. Haşişi terörü o kadar etkili olmuştu ki, devlet adamları zırhsız gezemiyor, halk korkudan evinden çıkamıyordu. Sultan Berkyaruk, bu durum üzerine Haşişiler’le tekrar mücadeleye başladı ve birçok teröristi öldürttü.
Büyük Selçuklular, Berkyaruk’tan sonra da Hasan Sabbah’la mücadeleye devam ettiler, ancak bir sonuç alamadılar. Berkyaruk’un kardeşi ve son Büyük Selçuklu Sultanı Sencer, bir Haşişi fedaisinin yastığına sapladığı hançer üzerine Haşişiler’le mücadeleden vazgeçti.
Haşişiler, İran’dan Suriye’ye geldiklerinde başlangıçta Selçuklu melikleri ve emirlerle ölçülü bir iş birliği yaptılar.   Ensariye dağlarının bulunduğu bölgede bazı kaleleri tahkim edebilmek için yarım asır çalıştılar. Buna rağmen Suriye’ye yerleşip kök salma mücadelesinde 1130 yılı­na kadar fazla başarı sağlayamadılar. Haşişi reislerinin hepsi Alamut’tan gelmiş ve önce Hasan Sabbah’ın, sonra da halifelerinin emriyle hareket etmişlerdir.
Haşişiler’in Suriye’de işledikleri ilk cinayet, reisleri Hâkim el-Müneccim‘in emriyle Humus Emiri Cenabüddevle‘nin şehrin ulu camiinde öldürülmesi olayıdır (496/1103). Haşişiler’i rakiplerine karşı kullanmak isteyen Halep Selçuklu Meliki Rıdvan onların burada faaliyet göstermesine izin vermiştir.  Bu süreçte pek çok suikast olayı gerçekleştirmişlerdir.
Müstansır Billah’tan sonraki Fatımi halifeleri Haşişiler’in nazarında birer gâsıptı. Bu sebeple iktidardaki halifeyi indirip Nizar’ın soyundan birini yerine geçirmek onlar için kutsal bir görev sayılıyordu. Bu nedenle 524/1130 yılında Amir Biahkamillah’ı öldürdüler.
Haşişiler, Suriye’deki hâkimiyetlerini sağlamlaştırmak için Haçlılar’la da iyi ilişkiler kurdular ve bu durumdan istifade etmesini bildiler. Faaliyetlerini daha rahat yürütebilmeleri için son derece müsait bir zemin hazırlayan Haçlılarla işbirliğinden kaçınmamışlardır. Bernard Lewis, Haşişîlerin Haçlılarla birkaç defa çatışmak zorunda kalmışlarsa da onlarla mücadele etmek için özel gayret göstermediklerini söyler. Buna rağmen 1192’de Kudüs Kralı Conrad de Montferrat’ı öldürmeleri Haçlılar arasında büyük yankı uyandırmıştır.
Selahaddin-i Eyyübi Halep (570/1174) ve Araz (571/1176) kuşatmaları sırasında iki defa Haşişiler’in suikastına maruz kaldı ve ikincisinde ölümden kıl payı kurtuldu. Bunun üzerine Raşidüddin Sinan’ın oturduğu Masyaf Kalesi’ni kuşattı ve Haşişiler’in hâkimiyetindeki bazı yerleri tahrip etti. Ancak Sünni birliğini yeniden sağlamayı ve Batı’dan gelen istilacıları kovmayı öncelikli hedef belleyen Selahaddin, Masyaf kuşatmasını kaldırıp Haşişiler’le iyi geçinmeye karar verdi öyle ki 588/1192’de Haçlılar’la anlaşma yaparken onların da göz önünde tutulmasını şart koştu; bu Haşişiler arasında 4000 kadar da Yahudi vardı.
İsmailî olmalarından dolayı mezhebin diğer mensupları ile aynı prensipleri paylaşan Haşişiler’in en önemli özelliği gizli cemiyet halinde teşkilatlanmalarıdır. Bu topluma giren kişiler fedailer, refikler, dâiler ve davetin önde gelen kişileri şeklinde bir sınıflandırmaya tabi tutuluyorlardı ve liderlerine karşı mutlak surette itaat göstermek, emredilen her şeyi sorgusuz sualsiz yerine getirmek zorunda idiler. Öyle ki fedailerin liderlerine bağlılığını ve itaatlerini anlatmak için, Alamut kalesinde misafirlerini ağırlayan Hasan Sabbah’ın bir işareti ile hiç tereddüt etmeden ve gözünü kırpmadan kaleden aşağıya kedini atan üç fedaiden bahsedilir.
Düşmandan kurtulmak için onu öldürme geleneği bu tarikat tarafından zirve yaparak sürdürülmüştür.  Bu bağlamda siyasi cinayet işleme fikrinin Haşişiler tarafından mukaddes bir vazife olarak kabul edildiği görülür. Cinayetlerini her zaman hançerle işleyen fedailer Bernard Lewis’in naklettiğine göre; müstahkem kalelerinde, küçük yaşlarından itibaren ailelerinden ayrı yetiştirmek üzere alıkoydukları köylü erkek çocuklara buluğ çağından yetişkinliğe kadar aralıksız süren eğitimleri boyunca pek çok yabancı dil öğretiliyormuş. İtaat ettikleri ve emirleri gözü kapalı yerine getirdikleri takdirde “Tanrılar Tanrısı” reislerinin kendilerine cennetin güzelliklerini bahşedeceğine inandırılan bu çocuklar, en ufak itaatsizliğin ölümle cezalandırılacağını da biliyorlarmış. Bir ölüm makinesine dönüşen bu insanlar Cengiz Aytmatov’un sözünü ettiği bir tür mankurtlaştırma eğitimine alındıkları andan, birini öldürmek üzere efendilerinin huzuruna çıkana dek, hocalarından başka kimseyi ne görürler ne de başka söz işitirler. Efendilerinin huzuruna çıktıkları vakit efendi onlara, cennete kabulün anahtarı olan emirlerine itaat edip etmeyeceklerini sorar. Çocuklar da, kendilerine öğretilenleri harfiyen yerine getirerek, bir an bile duraksamadan, huşu içerisinde efendinin ayaklarına kapanıp, emirlerine amade oldukları cevabını verirler. Bu andan itibaren efendi, her birine altın bir hançer teslim eder ve sıradaki kurban kim ise onun üzerine gönderir.
Terör dalgası İlhanlı hükümdarı Hülagu’nun Alamut Kalesi’ni almasıyla son buldu. İran’daki Nizarî İsmailliler, 1256 yılında Hülagü’nun istilasına maruz kaldılar. Alamut Kalesi’ni ele geçiren Hülagü güçleri karşısında tutunamayan son Alamut hâkimi Rükneddin Hürşah yakındaki Meymundiz Kalesi’ne kaçtı. Daha sonra hayatını kurtarması için mukavemet etmeden teslim olması tavsiyelerine uyarak hanın karargâhına götürülürken yolda öldürüldü. Alamut Kalesi’nde taş üstünde taş bırakılmadı. Kaledeki herkes öldürülerek Nizarîler bertaraf edilmiş oldu.
Suriye’deki Haşişiler, Moğol tehlikesine karşı Sünni Müslümanlarla iş birliği yapmaya ve Memluk Sultanı 1. Baybars’a yaranmaya çalıştılarsa da kendini ve Ortadoğu’yu Moğol ve Haçlı tehdidinden kurtarmaya adayan Baybars, Suriye’nin ortasında böyle bir terör örgütünün varlığını sürdürmesine müsaade etmedi. Memluklar tarafından kaleleri birer birer ele geçirilen ve 1273’te Kehf’in de zaptıyla Suriye’deki hakimiyetlerine son verilen Haşişiler, bu tarihten itibaren siyasi önemlerini yitirdiler ve küçük bir grup haline geldiler. Bir daha mezhep adına cinayet işlemediler.
XIV. yüzyıldan sonra Suriyeli Haşişiler ve İranlı İsmailî Nazarîler farklı imamlar takip etmeye başlayarak birbirlerinden koptular. XVI. yüzyılda Suriye Osmanlı hâkimiyetine girince devlete özel bir vergi ödemeye başlayan ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında Selemiye civarında yaşayan Haşişiler, elan barışçı bir bozkır halkı durumundalar. Selçukluların sonunu getiren ve İslam dünyasında büyük katliamlara imza atan Moğollar, bütün barbarlıklarına rağmen Haşişileri ortadan kaldırmakla da insanlığa bir iyilik yapmışlardır.
Başarılı olsaydı memleketi bir iç savaşa sürükleme ihtimali hayli yüksek olan darbe teşebbüsü ile zirveye çıkan FETÖ ve mesiyanik diğer batınî anlayışlarla toplum olarak bir şekilde yüzleşmemiz lazım diyen Akif Emre; özeleştirinin birinci elden muhatabı olan muhafazakâr kesim ezoterik kült yapılanması üzerinden inşa edilen hareketlerin, gerek siyaset gerekse düşünce ve teolojik anlamda modern bir külte dönüşen söylem ve din anlayışıyla tez elden hesaplaşılması gerekir. FETÖ siyasetten, devlet aygıtındaki sızmalardan ayıklansa bile söylemini tekrarlayan benzer yapıların boşluğu doldurması, muarızlarının benzer söyleme sarılmaları uzak ihtimal değildir. Özellikle dinin adeta batınilik içeren yorumu üzerine ilmi düzeyde, entelektüel olarak ama özellikle sivil insiyatifin devreye girmesiyle sözünü söylenmesi gerekir. Aksi takdirde ne kadar sancılı olursa olsun mesele bir siyasal rekabete indirgenmiş olur ve bunun da kazananı olmaz diyor.
Haşişilerin günümüzdeki karşılığı olan FETÖ’yü  “Fetuşşeytan” diye betimleten Prof. Dr. Bilal Sambur Hoca, bu terör örgütünün felsefesini çok çarpıcı bir dil ile anlatıyor: “Fetuşşeytanizmde hukuk, ahlak ve İslam  hoş birer  kelimeden başka bir şey değildirler.     Hukuku, ahlakı, insanlığı ve İslam’ı işlevsizleştiren ve araçsallaştıran her yapı, şeytanlaşmaya mahkûmdur… Fetuşşeytanizm, Kur’an’ın  fıtri, akli ve açık mesajını   sonsuz bir karanlığa gömmeye çalışarak insanı gizemler içinde kaybettirmeye ve akılsızlaştırmaya çalışmıştır.   Bu durumdan kurtulmanın yolu, Kur’an ve akıl ışığında bu şirk dinini  köklü bir şekilde reddetmektir.
Fetullah’tan Fetuşşeytan’a giden dehlizin sonunda Fetoşizm diyebileceğimiz kirli, karanlık, banal ve kanlı bir  güruh, sapkınlık ve çete ortaya çıkmaktadır. Fetuşşeytan, militanlarını uyaran tek  nesne durumundadır. Fetuşşeytan’ı fetiş haline getiren  FETÖİST teröristler, duygularını, düşüncelerini ve  davranışlarını fetişleri olan Fetuşşeytan’ın  mesajlarına göre belirlemektedirler.
Fetullah’ın, Fetuşşeytan’a dönüşürken takip ettiği yol Şeytan‘ın yoludur. Şeytan, yeryüzü iktidarının  kendisine verilmesini isteyerek insanı aşağılamak suretiyle azgınlaştığı gibi, Fetuşşeytan’da Mehdi/Kâinat İmamı olduğunu iddia ederek yeryüzünün varisi ve hâkimi olması gerektiği şeklinde bir sapkınlık içinde bulunmaktadır. Fetuşşeytanizmin hiçbir yerinde itikat, insan ve İslam yer almamaktadır. Başında, ortasında ve sonunda iktidar, güç ve tahakküm saplantısı  ve hırsı vardır.
FETÖİSTLER,  fetişleri olan Fetuşşeytan’ın  amaçlarını gerçekleştirmek için aldatma, gizlenme, yalan, desise, takiyye, sahtekârlık, kumpas, inkâr, ikiyüzlülük, sinsilik ve kalleşlik gibi yolları kullanmaktadırlar. Aldatma, gizlenme, yalan, desise, takiyye, sahtekârlık, kumpas, ikiyüzlülük ve sinsilik gibi  kötülüklerde itikada, insana ve İslam’a yer yoktur. Bütün bu yolların  hepsinde var olan tek şey, şeytandır.  Fetullah, Fetuşşeytan’a dönüşürken kendisi etrafında  bir kötülükler bataklığı yaratmıştır. Ülkemizin ve insanlığın önündeki büyük meydan okuma, Fetuşşeytanizm denilen bataklığın kurutulmasıdır.”
Takiyyecilikte şeytana pabucunu ters giydiren Haşişiler bertaraf edilip tarihten silinseler bile, inançları metotları ve kullandıkları enstrümanlar açısından kendilerinden sonra gelen pek çok yapıya ilham kaynağı olmuşlardır. Ruhlarına fitne zehiri zerk edilen Modern Haşişiyye FETÖ ülkemizin başına musallat olmuştur. Örgütlenmesi ve söylemleri gösteriyor ki, Türkiye’nin Hatta dünyanın karşılaştığı en büyük fitnelerden biridir. Okulları ve gizli-açık yapıları ile küresel bir tehlike olan Fetöistler, Mehdî/Mesih bildikleri ve Kâinat İmamı olduğuna inandıkları liderlerinin asla ölmeyeceğine, ruhaniyetinin daima yanlarında olduğuna, hatta belki başka birinin bedenine hulul ettiğine inanıp onun önderliğinde musibet planları kurmaya devam edecekler. Teyakkuz halinde olmakta fayda var. Pek çoğunun meymenetsiz suratlarını gördüğümüz, dünyadaki yüzsüz destekçileri de onları desteklemeye devam edecektir.
“Bu coğrafyada çıkan örgütler, kendilerinden öncekilerin tecrübesini birleştiriyor. Bu nedenle FETÖ’de Bâtınilik var, mehdilik var, Hıristiyan misyoner örgütlenme yapısı var; gizli sır, İsmailî yapılanma var, İhvanın toplumsal örgütlenme modeli var. Şimdi hepsi bu yapı tarafından kopyalanmış. Muhtemelen hem tarihsel hem kültürel yapılar taranarak örgütleniliyor. ”  İşin en sıkıntılı tarafı ise FETÖ bir şekilde etkisizleştirilip yerine başka bir örgüt gelirse bundan daha katı ve daha radikal olacaktır.
Ahir zamanda bir Mehdinin geleceği beklentisi, İslam ve insanlık dışı bir sapkın hurafedir. Allah, insanlığa bir Mehdi yollayacağını hiçbir şekilde söylememiştir. Allah, insanlığın hidayet bulması ve kalplerindeki rahatsızlıkları iyileştirmek üzere Kitabı Mübin’i yollamıştır. Dünya işlerimizin adalet merkezli, ahlak, hukuk ve maneviyat çerçevesinde düzenlenmesi için sadece akıl ve Kur’an’ın rehberliğine ihtiyacımız vardır. Akıl ve Kur’an’la bağdaşmayan, hatta Kur’an ve akla düşman bir hurafe olan Mehdi beklentisi, bizi tevhid ve İslam’dan uzaklaştırıp paganist bir putperestliğe ve cahiliyeye yöneltmektedir. İslam’ın ve insanlığın, Mehdilik gibi derin sapkınlıklardan ve cahiliye kurgularından arınması gerekmektedir.
İslam ve cahiliye arasında çok temel bir fark vardır. Cahiliye insanı, kurtarıcı iddiasındaki putlara ve Allah’tan başka otoritelere köle yapmaktadır. Tevhit inancına dayanan İslam ise, insanı bütün sahte kurtarıcı ve otoriterlerden özgürleştirerek onun hayatını Kur’an ve akıl ışığında özgür ve onurlu bir şekilde yaşamasını istemektedir. Mehdi hurafesinin hiçbir gerçekliği yoktur. Mehdi, hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olan bir vehimden ibarettir. Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi; “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır.” Hayatımızı Mehdi gibi hurafelerin gerçekleşmesini beklemekle geçirmek yerine, akıl ve Kur’an’la sahici ve sahih anlamda insan olmanın ve hayatımızı yaşamanın çabasında olmalıyız.
Velhasıl, FETÖ fitnesi, din anlayışımız ve din öğretimi konusunun Kur’an’ı merkeze alan bir sistem olması gerektiğini ve bunun ihmale gelmeyecek bir zorunluluk olduğu gerçeğini biraz pahalıya mal olsa da hepimize bir kez daha göstermiştir. Konuyu Erol Göka Hocanın şu çarpı tesbiti ile bağlayalım: Paralel devlet ve toplum örgütlenmesinden kaynaklanan gücünü ve zarar verme potansiyelini 15 Temmuz’da müşahhas biçimde gördüğümüz FETÖ örgütü, şimdiye kadar bilinenlerden çok daha yaygın ve tehlikeli. Liderlerinin Mesih, hareketlerinin şahsi manevisinin Mehdi olduğuna inanıyor olmaları, liderle özdeşim düzeylerinin ve her türlü şiddeti göze alabileceklerinin ciddi bir işareti.
Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi.

KAYNAK İKTİBAS DERGİSİ

Paylaş
Tweet Paylaş Paylaş
Yorum Gönder
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir. Teşekkür Ederiz.
Yorumunuz onaylanmıştır, teşekkür ederiz.
Ad Soyad
Yorumunuz